Nedendir bilinmez o günlerde Yıldırım Bayezid Han tutuk ve düşüncelidir. Çandarlı Ali Paşa cesaretini toplayıp sorar "Hayrola sultanım sizi üzen bir şey mi var?" -Yok, yok da bilirsin devlet işleri karışıktır, can sıkar. Zaman zaman celallendiğimiz oluyor, sesimiz yükseliyor. Bilinir mi emrimiz altında kimler bulunuyor? Bazen düşünüyorum da, ya bunlardan biri Allah'ın sevgili kuluysa? - Elbette hazineye malik viraneler vardır ama bunu bilmek ne mümkün? Kalbini yaracak değilsiniz ya? - Peki, ya yüzü suyu hürmetine kâinatın yaratıldığı Server'in (burada ikisi de durur, hürmetle salevat-ı şerîfe okurlar) torunlarından birini itibarsız, zahmetli ve kirli işlerde kullanıyorsak? Ya amirleri o mübareği yoruyor, yıpratıyor, azarlıyorlarsa? - Bunu bile bile kimse yapmaz. - Canım, bilirse yapmaz. İyi de nerden bilsin Lala? Mesela sen, mülk-ü Osmanîde yaşayan seyyidlerin, şeriflerin adlarını, sanlarını, yerlerini, yurdlarını bilir misin? - Bazılarını biliriz sultanım. - Yani bazılarını da bilmezsin? - Şüphesiz. - Hani derim ki, bir müessese kurulsa, başına bir evlad-ı resûl konulsa. Doğanlar, ölenler kayıt altına alınsa, şecereleri tutulsa, bayağı işlerde çalıştırılmasa... - Güzel olur sultanım ancak... - Evet ancak? - Reis olarak kimi seçmeli? - Ona ne ben karışırım ne de sen karış. Git, Emir Sultan'a danış. O, kimi münasip görürse kabulümüzdür. Şecere-i tayyibe Çandarlı Ali Paşa, derhal Emir Sultan hazretlerine gider, sanki büyük velî, böyle bir tayini bekliyor gibidir. Vazifeyi gözde talebelerinden Seyyid Ali Natta'ya verir ki bu mübarek hem ilim sahibi, hem de edebli ve sevimlidir. Seyyid Ali Natta Bursa'daki İshâkiye Zâviyesine yerleştirilir, adı geçen vakfın idâreciliği de ona verilir. O günden sonra sâdâtın (seyyidlerin ve şerîflerin) devlet ile münâsebetlerinde aracı olur, muhtemel tatsızlıkları başlamadan bitirir. Ehl-i beytin doğum ve ölüm tarihlerini "Secere-i Tayyibe" adı verilen deftere geçirir. Nakib-ül eşraf sadece kayıt kuyutla uğraşmaz, onları kontrol altında tutar. Seyyidler ve şerifler her işte çalışamaz ve evlenirken Nakib-ül eşraf'a danışmak zorundadırlar. Seyyid Ali Natta'nın vefâtından sonra vazifeyi yine onun evladından Seyyid Zeynelâbidîn'e bırakırlar. Bir zaman sonra ahali seyyid ve şerifleri yakinen tanır ve "nur nesli"ne sahip çıkar. Halk onları başlarına tâç yapınca böyle bir müesseseye lüzum kalmaz. Ancak teşkilat lağvedilince uzak ülkelerden gelen muhacirler içinden Ehl-i beytten olduklarını söyleyenler çıkar. Bunun üzerine, bir diğer Bayezid, (İkinci Bâyezîd Han) , İstanbul'daki sâdâtın çok hürmet ettikleri Seyyid Mahmûd Efendiyi Saraya çağırırlar. O mübareği ayakta karşılar, kahve, gülsuyu ve buhûr ikrâmından sonra, samur erkân kürkü giydirip, berâtını sunarlar. Nakib-ül eşraflık müessesesi tekrar başlar. Hüccetini göster Osmanlıda seyyidler (Hazreti Hüseyin evladı) ve şerifler (Hazreti Hasan evladı) imtiyazlıdırlar. Askerlik yapmazlar, vergiden muaf tutulurlar. Hal böyle olunca bazı uyanıkların "biz de Ehl-i beytteniz" demesi beklenir ama bu fırsatı bulamazlar. Seyyid ve şeriflere "siyadet hücceti" dağıtılır, elinde hücceti olmayan konuşamaz. Zamanla Nakib-ül eşraflar teşrifat ve teşkilatta şanlarına yakışan bir mevkiye çıkarılırlar. Yeni padişah tahta oturduğunda şeyhülislam, sadrazam, yeniçeriağası, kaptan paşa, kazaskerler, kadılar, müderrisIer, Kırım hanzadesi, saray ağaları, tören libaslarını kuşanır, hazır bulunurlar. Lakin, yeni padişahı herkesten önce Nakib-ül eşraf kutlar. Cülusdan sonra, Eyyûb Sultan'a gidilir, genç padişah, Hazret-i Hâlid'in türbesi önünde Efendimiz'in (nadiren Hazret-i Ömer'in, Hazret-i Osman'ın) kılıçlarından birini kuşanır ki bu işi de Nakib-ül eşrafın bereketli ellerine bırakırlar. Nakib-ül eşraflar, Hırka-i Şerif ziyaretlerine, bayram törenlerine, cenaze merasimlerine şeyhülislam, vezirler, kazaskerlerle birlikte katılırlar. Mevlüt alaylarında Mahfel-i Hümayun altında yeşil perde ile örtülen hususi bir köşede otururlar. Yeşil sarıklılar Osmanlıda herkes, her istediğini giyemez, kıyafetine bakarak bir adamın asker mi, memur mu olduğunu, dahası rütbesini, mesleğini hatta dinini anlayabilirsiniz. Seyyidler ve şerifler yeşil sarıkları ile çarşıda pazarda belli olurlar. Zaten Osmanlıda sâdâtın haricinde kimse yeşil sarık saramaz, yeşil cübbe kuşanamaz. Aslında bu usûl ilk defâ Hârun Reşîd ve oğlu Me'mûn zamânında âdet olur. Türk-Memlûk Sultanlarından Melik Eşref Şâban, sâdâtın yeşil sarık sarmalarını ister, böylece onları rahat tanır, hürmette kusur etmemeye çalışırlar. Pâdişâhlar sefere çıkarken, nakîb efendi ile birkaç seyyid ya da şerîfi yanlarında götürmeyi çok arzularlar. Bunlar Sancak-ı şerîfin dibinde yürür, tekbîr ve salevât-ı şerîfe getirerek askeri çoştururlar. Her Türk sultanı gibi Abdülhamid Han da Ehl-i beyte hürmetkâr davranır, Nakib-ül eşraflar için Yıldız Sarayında bir konak ayırır ve onlara memur gibi maaş vermeye başlar.