Amr ibn-i Âs'ın hayatını anlatmıştık. Hazret-i Ömer devrinde Mısır'ı fetheden bu dâhiye Hazret-i Osman yanıbaşında ihtiyaç duyar. Onu çağırıp kendine müşavir yapar. Mısır'a da genç ve gayretli mücahidlerden Abdullah ibni Sa'd bin Ebi Serh'i yollar. Abdullah ibni Sa'd Kuzey Afrika'da güzel bir hava yakalar, eğer izin verilirse Atlas Okyanusu'na hatta İspanya'ya dayanacağına inanmaya başlar. Hazret-i Osman mevzuyu istişareye açar, eshabın ileri gelenleri teklifi "yerinde" bulur ve aralarında çok sayıda sahabenin de yer aldığı bir orduyu takviye yollarlar. Abdullah bin Nafi bin Abdulkays ve Abdullah bin Nafi bin Husayn komutasındaki kuvvetler, Abdullah ibni Sa'd ile birleşir ve batıya doğru yola çıkarlar. O günlerde Trablus'tan Tanca'ya kadar olan bölgeyi Romalılardan sorarlar, ki yöre valisi Cercis (Gregorios) güç bakımından imparatorlara fark atar. İslam ordusunun topraklarına doğru ilerlediğini duyunca 20 bini süvari olmak üzere 120 bin kişilik bir ordu hazırlar. Bunlar eğitimli, disiplinli ve acımasızdırlar. Ödül konunca... Cercir başkent Subaytala'ya bir günlük mesafede ordugahını kurar, Müslümanları sahrada karşılar. Abdullah ibni Sa'd birkaç adamıyla Cercis'in çadırına gider ve "ya İslamı kabul edin kardeş olalım" der, "ya da bayrağımız altında yaşayın, sizi koruyup kollayalım." Cercis bir avuç cengaverin koruma teklifine gülüp geçer "peki sizi benden kim koruyacak" diye sorar. Hasılı görüşme gergin geçer ve kılıçlar kınından çıkar. Romalılar savaşı bile keyiflerine göre yapar, öğleye kadar çılgınca vuruşur, paydos borusu öttümü iki elleri kanda olsa dövüşü bırakır, yemeklerini yer, uyuyacak gölge ararlar. Yani bir nevi 'siesta' filan. Kaylule gibi bir alışkanlıkları olduğu için bu Araplara da uyar, güneşin kızgın anlarında çadırlarına çekilir, yarına hazırlanırlar. Cercis başlangıçta bu küçük orduyu ciddiye almaz ama bu rehavet ona pahalıya patlar. Bakar kayıplar artıyor, Abdullah ibni Sa'd'ın kafasını getirene yüz bin dinar ve biricik kızını vereceğini açıklar. Ortalık bir anda kafatası avcısıyla dolar, Tekfurun dünyalar güzeli kızı için gözünü karartan haydutlar tuzak üstüne tuzak kurar. Abdullah ibni Sa'd ihtiyatlı davranmak zorunda kalır, kıyafetini değiştirir, yüzünü saklar ve uluorta insan içine çıkmaz. İyi de komutan dediğin meydanda gerektir, saklanarak savaşmak nereye kadar? Kendi silahıyla! Bu arada, ordunun Medine ile olan irtibatı kopar, gelgelelim Müslümanların sıkıntısı Hazret-i Osman'ın içine doğar. Abdullah ibni Zübeyr komutasında bir birliği Afrika'ya yollar. İbni Zübeyr savaş mahalline varır, Abdullah ibni Sa'd'ı ortalıkta göremeyince sebebini sorar. Ona Tekfurun ödüllü ilanını anlatırlar. Abdullah ibni Zübeyr, Abdullah ibni Sa'd'ı bulur ve "iyi ya" der, "aynı ilanı sen de Cercis için yapsana!" - Ama benim kızım yok ki! - Canım olsa bile bir mümine ödül olmaz. - Ortaya ne koyacağız peki? - Elbette Cercis'in kızını. Nasıl olsa babası ölünce esirimiz olacak. - Ya 100 bin dinar? - Hiç düşünme. Bu savaşı kazanalım ganimet milyonları aşar. Baskın basanın!.. Ve dediği gibi de olur, Cercis'in kafasına ödül konunca adam nasıl panikler anlatılamaz. Kapısındaki muhafızlar bile kendisine kızarmış pilice bakar gibi bakar, adeta yalanırlar. Adam uykuyu muykuyu dağıtır, en yakın adamlarından şüphelenmeye başlar. Kimseyle görüşmez, konuşmaz, en ufak tıkırtıdan tırsar, toplantılara katılmaz. Eh haliyle komuta kademesinde irtibat aksar. Abdullah ibni Zübeyr yarım gün savaşma geleneğinden de istifadeye bakar. O gün en seçme askerlerini kenara ayırıp dinlendirir ve Rumların yatıp uyumalarını beklemeye başlar. Güneş devrilip de gölgeler uzayınca karargâhlarını basar. Mücahidler adeta ok gibi merkeze dalar, Rum kumandanı Cercis'i öldürür, prensesi esir alırlar. Abdullah ibni Sa'd sözünde durur ama Cercis'i öldüren cengaver ortaya çıkmaz. Ödüle hak kazananı bulmak için prensesle konuşurlar, kız hiç tereddüt etmeden Abdullah ibni Zübeyr'i gösterir ve "işte o" diye fısıldar. Ancak büyük sahabenin parayla pulla, kadınla kızla işi olmaz, o sadece rızayı İlahi için savaşır, karşılığını dünyada almaktan çok korkar. Hal böyle olunca esireyi ganimetlerle birlikte Medine'ye yollarlar. Batıdan İstanbul'a... Yeri gelmişken açıklayalım, Abdullah ibni Sa'd'ın eline hadsiz hudutsuz para geçer, her mücahide bir ömür yetecek kadar dinar dağıtırlar. Artık Afrika'da İslâm ordularının önünde engel kalmaz, Hazret-i Osman bir an önce İspanya'ya geçmelerini emir buyururlar. Zira o günlerde Muaviye bin Ebi Süfyan (Radıyallahü anh), Suriye sahillerinde hazırladığı donanma ile deryaya açılır, Rumlar ve İtalyanlar Bahr-i Sefid'de (Akdeniz'de) dolanamaz olurlar. derken Hazret-i Muaviye Kıbrıs'ı alır, Müslümanlara üs yapar. Eğer bir güç de İspanya'dan yola çıkarsa, hele hele Balkanlar'da bir mevzi tutulursa İstanbul asla dayanamaz. Bizans Avrupa'dan yardım almadıkça ayakta kalamaz. Üç aşağı beş yukarı umulan olur. Lâkin bir başka bahara...