Es-Sultan ibnü-sultan Fatih Sultan Muhammed "Ne vech vardır ki anın gibi menzil-i şerif ve makam-ı lâtif bizim vasat-ı memleketimizde ve arsa-ı vilayetimizde buluna" buyurur ki özetle "memleketimizin ortasında böyle bir yer bulunmasına ne sebep vardır demektir. Mübarek devam eder: "Ve dahi eyyam-ı devletimizde kefere ocağı ve bagiler yatağı ve tagiler durağı ola!" Yani burası bizim günlerimizde eşkıya yuvası ve isyancı durağı olmuştur gereği yapıla... Fitne kazanı Hakikaten o günlerde Osmanlı hızla genişler ve Bizans, sınırlarımız içinde bir adacık gibi kalır. Ancak topraklarını kaybetmesine rağmen hâlâ zengin, güçlü ve müessirdir. İmparatorun belki eskisi kadar askeri yoktur ama entrika çıkarmayı iyi bilir. Kaldı ki Boğazı elinde tuttuğu müddetçe Rumeli'ye adam geçirmek güç bir iştir. Evet Ortodoks ve Katolik dünyası birbirinden hazzetmez ama sözkonusu Türkler oldu mu anında birleşiverirler; zira küfür tek milletttir. Bizanslıların en büyük özellikleri Osmanlı Hanedanı arasındaki çekişmeleri yakinen takip etmesi ve çok iyi değerlendirmesidir. Bir şehzade tahta oturur oturmaz hemen öbürünün etrafını kuşatır, icabında kaçırırlar. Tahtta hak iddia edebilecek kim varsa kullanmaya çalışırlar. Bu yüzden zaman zaman gereksiz fitneler çıkar ve hiç yoluna kan akar. Mesela Fatih'in tahta oturduğu günlerde Şehzade Orhan onların elindedir. Bizans elçisi sırıtarak gelir ve "hayat pahalılığı çok arttı, şehzade Orhan bize masraflı olmaya başladı" diyerek para sızdırmaya bakar. Bizanslılar bir yandan Venedik ve Cenevizlileri; bir yandan da Karamanoğullarını Germiyanoğullarını ayaklandırırlar. İran ve Pontuslularla dirsek temasında bulunurlar. Yani Mehmet Han "Ya biz Bizans'ı alırız, ya da Bizans bizi" dediği kadar vardır, genç sultan boşa konuşmaz. İşte tam o günlerde İstanbul'u ziyaret eden Fransız seyyah Bertrand de la Broguler hatıratında şunları yazar: Üsküdar'dan sandala binip İstanbul'a geçerken Bizanslılar beni Türk sandılar ve çok hürmette bulundular. Ne zaman ki Katolik olduğumu anladılar birden tavırları değişti ve herkesten ziyade vergi aldılar. Rumlar papaya bağlı Hıristiyanlara öylesine düşmandılar ki bir ara hayatıma kast edeceklerini sandım. Bütün bunlara rağmen Hıristiyanlar zor anlarda ittifak yapar, karşımıza birlikte çıkarlar... Kefeni başında Osmanlılar ilk yıllarda koyun kılından keçe külah giyerler, bunlar elbette ak ya da kara olurlar. Yıldırım Bayezid Han, kıyafetleri tanzim eder, karşıdan baktıklarında askeri, memuru ayırdetmeye başlarlar. Mesela saltanat kapısında çalışan devletluler kızıl börklerinden tanınırlar. Ancak Fatih Muhammed Han "Elbisenin iyisi beyaz olur" sözüne uyarak sipahilere ak külahlar giydirir ve kendisi başına da kefenini sarar. Eh bir sultan başına kefenini sardıysa "kararlı" demektir onun elinden "İstanbul" bile kurtulamaz...