İstanbul'u al Gülzâr et! Fatih Sultan Mehmed

A -
A +

Asr-ı Saadet yıllarında İslamiyet hızla yayılır, Müslümanlar Arabistan'a sığmaz olurlar. Zamanın üç imparatorluğundan Habeşistan onlara katılır, Sasaniler'i kolay yıkar, Roma'yı fena bunaltırlar. Sadece Hazreti Ömer devrinde 1036 şehir alır, Suriye, Filistin ve Mısır'a 4 bin cami kurarlar. Yemen'den Kafkaslar'a, İspanya'dan Çin sınırına uzanırlar. Müminler Hazreti Osman devrinde deryaya açılır, Bizans'ın denizcileriyle vuruşurlar. Abdullah bin Serh komutasındaki mücahidler, bizzat İmparator Konstantin'in komuta ettiği donanmayı suya gömerler. Düşünün beş on yıl evvel deveden başka binek, dereden başka su görmeyen çöl çocukları Rumlar gibi denizci bir milleti "denizde" ezerler. Marmara'yı "göl" Kapudağ'ı "üs" edinirler. Hazret-i Muaviye Bizanslılarla Suriye Valisi olduğu yıllardan tanışır. Halife olunca onları yakın takibe alır ki İmparator Avrupa'yı ayağa kaldırmış, kanlı seferlere hazırlanmaktadır. Halife'ye göre haçlılar kendi yurtlarında vurulmalı, bu yağmacılar İslam beldelerinden uzak tutulmalıdırlar. Emevili yıllar... Muaviye (Radıyallahu anh) önce kalemi eline alır, İmparatora "ağır bir mektup" yazar. Bununla da kalmaz Evtad oğlu Yaser'i üstlerine yollar. Süfyan bin Avf ile Yezid bin Muaviye de yetişince müminler şehri zorlar, Ayvansaray civarlarında mevzi tutarlar. Ancak Helyepulisli Kallinikus'un ateşi (Rum ateşi) ne kadar yakıcıysa, İstanbul'un kışı da o kadar dondurucudur. Arabları Bizans değil, soğuklar durdurur. Bu seferde; başta Eyyûb Sultan hazretleri olmak üzere sahabenin büyüklerinden Ebu Zer-i Gıfari, Şeybe-tül Hûdri, Cabir bin Abdullah, Ebûdderda ve Ebu Saîd-i Hûdri Hazretleri şehit olur, şehrimizi nurlandırırlar. İstanbul düşmese de Muaviye (Radıyallahu anh) maksadına erişir. Canıyla uğraşan Bizans, haçlı ordusu toplama sevdasından cayar. Abdülmelik bin Mervan akınlara devam eder. Bizzat oğlu Mesleme ile yeğeni Ömer bin Abdülaziz'i İstanbul'a yollar. Mücahidler Sinop ve Kastamonu'yu fethederek şehrin surlarına dayanırlar. Güzel tavizler koparır, Karaköy Arab Camiini bizzat İmparatora yaptırtırlar. Ömer bin Abdülaziz kendisinin üçüncü Müslümanların beşinci seferiyle yöreye demir atar. Müminler, Galata'nın eşrafından olur, surların içinde "Dârülbeled" adı verilen bir külliye kurarlar. Müslümanlar barış yıllarında havalide ticaret yapar, Galata gibi katilin, korsanın fıkırdadığı bir cadı kazanını yola sokarlar. Lâkin öyle sıkıntılar çekerler ki, bulundukları mevkiyi "Kahır köyü" adıyla anarlar (sonradan Karaköy olur). İşte bu gün "Yeraltı Camii" adıyla tanıdığımız Kurşunlu Mahzeni o yıllarda ibadete açarlar. İmparator Leon Müslümanları geç tanır ama iyi ısınır. Sanat ve ticarette hissedilir gelişmeler görülür, refah artar. Bu dürüst ve temiz insanlar bir denge unsurudurlar. Leon menfi kaygılar taşımaz, hatta Müslümanlar'ın sur içinde yerleşmelerinde de beis bulmaz. Emeviler, Eğrikapı ile Edirnekapı arasında bir mahalleye sahip olurlar. Sirkeci'de şer'î bir mahkeme kurulur ki, buranın kadısını bizzat halife atar. (Muhyiddin-i Arabi hazretlerinin "El Musamerat" kitabından) Sıra Abbasilerde Aradan uzuuun yıllar geçer... El Mehdi Ebu Abdullah da sulh seven bir hükümdardır. Ancak güçlü olmayan sulhu koruyamaz. Sultan 150 bin kişiyle İstanbul önlerinde görünüverince sulh maya tutar. Cibali'de yeni bir Müslüman mahallesi kurar, Sur içinde yeni mescidler açarlar. Bundan 9 yıl sonra Halife Abdülhadi Mayuf bin Yahya İstanbul'u kuşatır. Şehri ele geçiremez ama, civar şehirleri alır, çemberi daraltmaya başlar. İmparator İlya kan dökücülüğü ile tanınır ve etrafına korku salar. İktidarı için bir tehdit olmasa da sayıları 20 bini bulan Müslümanlara fena takar. Bir gece evlerini basar, bebekleri bile doğrarlar. Menkıbeleriyle büyüdüğümüz Halife Harun Reşid bunu işitince kahrolur, gelir şehri kuşatır ama neye yarar? Lâkin İlya'nın yaptıkları da yanına kalmaz. Battal Gazi adlı bir serdar "Kudüs'lü rahip" kisvesinde şehre sızar. O melanete bulaşanların alayından hesap sorar. Geceyarıları yatak odalarında gırtlaklarını sıkar. ...Ve Osmanlılar Dedelerimiz Malazgirt Zaferinin ardından (sadece 2 yıl içinde) Marmara kıyılarına dayanırlar. Papalık gelişmeleri kaygıyla izler ve ard arda haçlı seferleri açar. Müslümanlar bu saldırıları henüz savuşturmuşlardır ki bu kez Moğol gailesiyle uğraşırlar. Lakin İstanbul'un soluk aldığını sananlar aldanırlar. Zira Bizans benzeri görülmemiş mezhep kavgaları yaşar. Rumlar tahammülsüzdür, Ermenilere ve Bulgarlara inanç hürriyeti tanımazlar. Hele Katolikler Rumları bile aratır, alayını bunaltırlar. Öyle ki "Türk sarığını kardinal külahına tercih ederiz" dedirtecek kadar. 1204 yılında Latinler şehri istila eder, İstanbul'u İstanbul yapan muhteşem eserleri yıkarlar. Bizans tekrar Rumların eline geçse de mezhep kavgaları derinleşir, münakaşalar ayyuka çıkar. O büyüleyici kent bakımsız, huzursuz ve fakir kalır. Saray "entrika üretim merkezi" gibi çalışır. Asiller kavgalı, kadınlar hırslıdır. Kimin kime çalıştığı, kimin kimi kazıkladığı anlaşılamaz, idari yapı çok bilinmeyenli denklemi andırır. Vergiler ağır, israf aşikârdır. Ticaret yabancıların eline geçer. parayı Cenevizliler kaldırır. Bizans'ın adı İmparatorluktur ama, bir donanması bile bulunmaz. Katolon artıkları ayyaş ve maceracıdırlar, esnafı haraca bağlar, evlere saldırırlar. Hasılı ahali canından bıkar ve İstanbul'un "yeni efendi"sini beklemeye başlar...

UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.