Bilirsiniz tehditle, baskıyla, cinayetle genelkurmay başkanlığını gaspeden Enver Paşa rütbeleri üçer beşer atladığı için acemice işler yapar. Sadece koltuk heveslisi olsa neyse, üç beş yıl oturur kalkar. Ama öyle değil işte, bu serüvenci subay sırf Almanları korumak ve kollamak uğruna koca devleti savaşa sokar. Şu anda üzerinde 27 devletin yer aldığı 20 milyon kilometrelik bir imparatorluğu ateşe atar. Enver Paşa Berlin'in sıcak ve ışıltılı salonlarında bıyık burup çalım satarken, Anadolu çocukları yaralarına ot basar, çarık kemiremiyenler acından kıvranırlar. Düşünün Mekteb-i Tıbbiye gibi bir okulda talebe, Kastamonu gibi bir vilayette erkek kalmaz. Sadece Çanakkale'de 250 bin yedek subay (muallim, mühendis, mimar) şehid olur, 110 bin evladımız, çöl kıyafetleri ile (Yemen'den getirilmişlerdir) buzlu doruklara (Allahuekber Dağlarına) sürüldükleri için mermi atamadan donarlar. İnanın İttihatçıların bu millete yaptığını Rumlar, Ruslar yapmaz. Enver, Talat, Cemâl üçlüsü Çanakkale haricindeki bütün cephelerde (Süveyş'te, Kut-ül amare'de, Galiçya'da) yenilir, Devletimizi parasız pulsuz, milletimizi silahsız, ordusuz bırakırlar. Mondros mütarekesine oturduğumuzda atacak mermimiz, sürecek askerimiz hasılı söyleyecek sözümüz kalmaz. Adamlar idam fermanımızı önümüze koyarlar, ki buna göre İtilaf Devletleri "güvenlik bahanesiyle" herhangi bir yeri "işgal hakkına" haiz olurlar. İngilizlerin gözü Musul'dadır ama öncelikle Kilis, Antep ve Maraş'a sulanırlar. Bi haller olur... 15 Şubat 1919 tarihli telgraf emriyle Maraş'taki askeri ağırlığın Ceyhan Nehri'nin batısına kaydırılması istenince düşmanların maksadı ortaya çıkar. Tehlikeyi hisseden çocuklarımız silah ve cephaneyi ormanlık alanlara saklar, zor günlere hazır olurlar. Maraşlı Ermenilerin bir eli yağda bir eli baldadır, henüz "millet-i sadıka"lıktan "güruh-u sabıka"lığa geçmedikleri için memurluk yapar, üniformalar kuşanıp, madalyalar takarlar. Maraş'ta ne kadar göze çarpan dükkan varsa onlardan sorulur, adamlar bal kaymak yer, köşklerde, keşanelerde otururlar. Ancak Mondros'un ardından Ermenilere bi haller olur, gül gibi geçinip giden adamlar ayağa kalkarlar. Hele işgal kuvvetleri yaklaşınca maskelerini hepten atar "biz buyuz" demeye başlarlar. Şehirdeki Trasanta rahipleri alelacele bir bando takımı kurar, İngiliz ordusunu muhteşem bir kortejle karşılarlar. Ardında çiçekler, buketler, allanmış pullanmış kızlar... Çalımlı çalımlı hükümet caddesinden geçer, Şeyhadil mevkiinde süvari alayıyla buluşurlar. Nasıl gulgule, nasıl şaşaa? Maraşlılar o günü (22 Şubat 1919) ve o acıyı unutamazlar. Osmanlıların güvenip masa başına oturttuğu, önlerine hokka divit koyduğu azınlıklar bile şirazeden çıkar, akıl almaz taşkınlıklar yaparlar. Sebeplendikleri çanağa tükürür, "kahrolsun padişah" diye haykırırlar. Yıllardır Türklerin hoşgörüsüne sığınan çapulcular nasırımıza basar, sabrımızın sınırlarını zorlarlar. İşgali tanımaz Ermeniler Uzunoluk Caddesini boydan boya geçer ve İngiliz desteği ile kışlaya saldırmaya kalkarlar. Teğmen Cemâl'in emrinde hepi topu bir bölük asker vardır ama tereddütsüz kılıçlarını çeker, çarpışma vaziyeti alırlar. İngiliz komutan Max Andrio bakar işin şakası yok, yürüyüş istikametini değiştirir ve ilk sürtüşmeyi vukuatsız atlatırlar. Bilirsiniz yabancı okullar, yabancı okullardır ve daima işgalcilere mekân olurlar. Nitekim İngilizler de karargâhlarını Amerikan Koleji'ne kurarlar. Max Andrio, hükümet binasına bir subay yollayarak mütareke hükümleri gereğince Maraş'ı işgal ettiklerini bildirir ve gerekçeye "güvenliği sağlamak" gibi bir kulp takar. Mutasarrıf Ata Bey "Maraş sakin bir şehirdir" diye itiraz eder, "burada vakayı adiye bile olmaz. İşgal için bir sebep göremiyorum ancak misafir olarak geldiyseniz başımızın üstünde yeriniz var." Kısacası ve kibarcası işgali tanımaz. Aynı kıbleye dönünce İngiliz kuvvetlerindeki askerler ekseri Hintli Müslümanlardan seçildiği için Maraşlılarla takışmazlar. Halk da onlardan rahatsız olmaz. Hatta zaman zaman yan yana saf tutar, sımsıcak dostluklar kurarlar. Ermeniler havayı germek için çok uğraşır, tenhada yakaladıkları köylüleri öldürmeye başlarlar. Ellerinin kanı kurumadan işgal komutanına çıkar, akla gelmedik şikayetlerde bulunur, habire iftira atarlar. Kimi satıp parasını aldığı gayrimenkulün Türkler tarafından işgal edildiğini söyler, kimi iki yalancı şahid bularak sahte alacaklarını tahsile kalkar. Yıllar evvel Türklerle evlenerek çoluk çocuğa karışan Ermeni gelinleri tehdit eder, "sen gönlünle gitmedin, kaçırıldın" der, yuvalarını yıkmak için baskı yaparlar. Şüphesiz bu gelişmelerden Sütçü İmam da bizardır ama "Lâ havle..." çeker içine atar. Ezanını okur, camisini süpürür, şadırvanı paklar. Artan zamanlarda süt yoğurt satıp çorbacağzını kaynatmaya bakar...