İstanbullu kitap kurtlarının kulağı deliktir, onlar pazara düşen eserlerden bir şekilde haberdar olurlar. Sahaflar, ayaklı kütüphanelerin göz koydukları kitaba servet vereceklerini bilir, ucuza gitmemeye bakarlar. Ellerine nadide bir eser geçti mi bir havalanır, bir havalanır, "define bağışlıyormuş" gibi nazlanırlar. İşte bu yüzden Ali Emiri Efendi çok cazip bir kitap bulsa bile duygularını bastırır, "geçiyormuş da uğramış" gibi yapar. İçi de gitse, gözlerindeki ışıltıyı saklar. Sanki bu kitapla çok sık karşılaşmış ve kütüphanesinde benzer nüshaları varmış gibi bir ifade takınır, sahifeleri "lütfen" karıştırmaya başlar. Eh bu arada "kardeşim bu nasıl cild?" "Bu hattat hiç mi imlâ bilmiyor", "Yahu bu kitabı odunlukta mı saklamışlar?" der kendince yokuş yapar. Ancak sahaflar da kurttur, "öyleyse kalsın, bir de Köprülü Hoca'ya gösterelim" deyip Ali Emiri Efendi'nin kanına bıçak çalarlar. Neticede orta yol bulunur, uzun pazarlıklardan sonra el sıkışırlar. Sahaf "nasıl da çaktım ama" diye keyiflenir, Emiri Efendi "amma ucuza kapattım ha" diye fısıldar, ikisi de mutlu olurlar. Gelgelelim Ali Emiri Efendi'nin gücü de sınırlıdır, bazen fiyat düşsün diye dükkandan çıkar. Çıkar ama o gece uyku muyku tutmaz. Eh bir de ertesi gün kitabın satıldığını duyarsa eli ayağı boşalır, sözkonusu cildin peşine düşer, ele geçirmek için beş misli para harcar. Bir de ne görsün? Ali Emiri Efendi bir gün mutad ziyaretlerini yaparken Sahaf Burhan'a uğrar. Alışılageldiği üzere sorar "ne o Burhan, bize yarar bir şeyler düşmedi mi daha?" - Valla bir kitap var ama sahibi 30 altın istiyor, bunu ancak Maarif Nezareti alabilir dedim, tetkik ettiler on lirayı uygun buldular. Ali Emiri Efendi kitabı eline alınca bir hoş olur. Bu Osmanlı ulemasının asırlardır peşinde koştuğu "Divan-ı lügat-it Türk"ün ta kendisidir. Bir başka nüshası yoktur, eşi menendi görülmemiş bir eserdir. Düşünün Katip Çelebi bile onu ele geçiremez, artık kaybolduğuna hükmeder. Ali Emiri Efendi heyecanını bastırır, "çay da söylemiyorsun" deyip konuyu dağıtır. Kitabı evirip çevirir, kayıtsız kayıtsız "kim bu Kaşgarlı ya?" diye sorar, "Sarı çizmeli Mehmed Ağa! Mamafih yine de eser, eserdir. Adamcağız oturup uğraşmış, gözünün nurunu akıtmış. Bak tezhipleri fena değil, hem çoktandır kitap aldığımız yok, madem Maarif 10 lirayı uygun görmüş, hadi ben 15 vereyim alışveriş olsun!" -Benim için farketmez ama emanet. Sahibesi kuruş inmiyor. -Canım ev dükkan mı satıyor. Otuz altın bu. Kim kaybetmiş de o bulsun? -Bilir miyim canım, kendi halinde acuze bir kadın işte. -Haa muhtaç desene? -Muhtaç olmasa niye satsın? -O zaman iş değişir, fukaraya destek olmak lâzım. Altını sarraf anlar Ancak Emiri Efendi'nin üzerinden o kadar para çıkmaz. Dükkândan çıktığı gibi Bayezid'i turlar, eşten dosttan birer ikişer lira toparlar. Satıcının avucuna da üç sarı lira bahşiş sıkıştırıp kitabı bağrına basar. Sahaf Burhan değerini bilse bunu 30 bin liraya da satmaz. Eğer bu eser kitap avcılarının eline geçse anında paketler, yurt dışına kaçırırlar. Ali Emiri Efendi dönüp dönüp ardına bakar, vazgeçecekler diye ödü kopar. O akşam kitabı heybesine koyar, Divanyolu Karababa Tekkesi yanındaki Diyar-ı bekr Kıraathanesine koşar. Şöyle sekiye kurulup kahvesini söyler, millete çay, şerbet ısmarlar. Kilisli Rıfat'a dönüp "Muallim Bey, sen Kitab-ı lügat-it Türk'ü duydun mu?" diye sorar. -Onu kim duymadı ki? -Peki gördün mü? -Nerde bizde o şans? -Belki vardır canım, ne mâlum? -Yoksa? -Evet. Buyrun karşınızda! Ve kitabı Muallim Rıfat'a uzatır. İki kitap tiryakisi kafa kafaya verir, tam üç gün, üç gece satırları tararlar. Öyle ki eserden sadece namazda ayrılırlar. Eksiği noksanı olmadığını anlar ve çok rahatlarlar. Ali Emiri Efendi bu hizmetine karşılık Rıfat Bey'e iki evinden birini vermeye kalkar. Ama o "siz dua buyrun yeter" der, evini sahibine bağışlar. Ali Emiri Efendi, böylesine değerli bir eseri önüne çıkardığı için Allahü teâlâ'ya hamdeder ve iki rekat şükür namazı kılar. Bu haber ilim çevrelerine bomba gibi patlar, ancak Ali Emiri Efendi, Ziya Gökalp ve Fuat Köprülü'yü kitabın yanına bile yaklaştırmaz. Emanet verdiklerine de tembih eder, onlardan uzak tutarlar. Lâkin bir zaman sonra bu hazineyi millete kazandırmanın lüzumunu hisseder ve basılması için ne gerekiyorsa onu yapar.