Hatırlarsanız, Hıristiyan âleminde yaşanan tevhid-teslis çatışmalarından ve kralların Hıristiyanlığı nasıl karıştırdıklarından bahsetmiştik. İşte İznik konsilinde de Allah'a nasıl inanılacağına "kullar karar veriyor", bazıları oturup, diğerleri için "din yazıyorlar". Tabii bu "inanç bildirgesi"nde imparatorun payı "büyük" oluyor. Konstantin Roma geleneklerini hassasiyetle korurken, Güneş'e tapmaya dayanan batıl "Sol Invictus" inancı ile Hıristiyanlık arasında yumuşak bir geçiş sağlıyor. Hele koltuğu kutsallaşınca keyfi iyice yerine geliyor. Zira putperestliğin hakim olduğu yıllarda imparatorlar "yarı tanrı" oluyorlar. Düşünün, Neron gibi bir akıldan fukaranın adına bile sunaklar, mabedler yapılıyor. Tahta oturanlar "Basileus eimi kai hierus eimi" (Ne kadar imparatorsam, o kadar rahibim) diyerek dine müdahale ediyorlar. Hasılı Konstantin'in "himayelerinde" gerçekleşen bu forumda "tek tanrı" inancını savunanlara söz hakkı verilmezken, "çok tanrıcı" Athanasius kürsüyü parselliyor. Athanasius belge ve bilgi bakımından Arius'un yanına yaklaşamasa da alkışlayanı çok olduğu için havaya hakim oluyor. Dönüp dolaşıp "Arius'u İncil'e muhalefetle" itham ediyor. Zaten bütün mesele burda düğümleniyor, konsül ortaya konan 54 muharref İncil arasından Luka, Matta, Markos ve Yuhannâ'nın yazdıklarını kenara koyuyor, diğerlerini "yok" sayıyor. Teslisi reddeden ve Muhammed Aleyhisselamı müjdeleyen İnciller (Mesela Barnabas) kesinkes yasaklanıyor. Sanki öyle bir yetkileri varmış gibi bütün Hıristiyanlar adına karar alıyor ve kendilerine katılmayanları "lanetliyorlar". İmparatora, "Tanrı vekili" yetkisi sunarak "haklının" değil, "güçlünün" yanında oluyorlar. Kargaşa sürüyor Ne yazık ki günümüz Hıristiyanları bile bu garabeti sineye çekiyor. Eğer Larousse'a bakarsanız, Arius, Hazret-i İsa'nın tanrılığını yadsımış ve tarihin en ağır bunalımını çıkarmış biri. Ayrılıkçı demiyor ama öyle demeye getiriyor. Britannica ise onları "Heretik" (sapık) olarak tanımlamaktan çekinmiyor. Halbuki Kitab-ı mukaddeste (muharref olmasına rağmen) teslisi işaret eden tek ibare bulunmuyor. Zaten üçlemenin ilk Hıristiyanlar tarafından bilinmediğini, ancak 2'nci asırda telaffuza başlandığını kendileri de kabul ediyor. Triniteci filozoflar uknûm fikrini ancak Yuhanna'nın nüshalarına sıkıştırabiliyorlar. (Bu Yuhanna'nın, Havarilerden Zeydî oğlu Yuhanna ile alakası yoktur, ondan çook sonra geliyor.) Roma Katolik Kilisesi "Tanrı iradesinin bu konsilde tecelli ettiğini" iddia etse de, hatta Nikea Yeminini "vahiy gibi" kutsallaştırsa da, delegelerin çoğunun Allah'ın rızasından ziyade İmparatorun gönlünü kazanmaya çalıştıklarını herkes biliyor. Hasılı Arius ve arkadaşları bir "iman ikrarı" gibi sunulan "Credo"yu asla onaylamıyorlar. Sözü edilen metinde (Haşa) "İsa, Tanrı'nın oğludur. İsa Tanrı'nın Tanrısı, ışığın ışığıdır, gerçek Tanrı'nın kendisidir. Doğmuştur ancak yaratılmamıştır, Tanrı ile özdeştir, bütün işleri yapan, yaptıran O'dur" deniyor. Halbuki Arius, Hazret-i İsa'nın da "insan" olduğunu ileri sürüyor, "Allahın oğlu kızı olamaz, bu Allah'ın sıfatlarına uymaz. Allah vardır ve birdir, önsüz ve sonsuzdur, doğmamıştır, doğurmamıştır. O'nun tek olan varlığı dışında, O'nunla özdeş varlıklar düşünmek dinin özüne aykırıdır" diyor ve Hazreti İsa'yı tanrılaştıranları "Allah'a şirk koşmakla" suçluyor. Çözüm katliam! Arius ve arkadaşları bu metne imza koymadıkları için baskı altına alınıyor, memleketlerine dönemeden öldürülüyorlar. Nitekim Arius'u da İstanbul'a davet ediyor ve bir köşede sıkıştırıp katlediyorlar. (336) Sadık Hıristiyanlar teslisi anlamakta zorlanınca kilise üçlemenin imani bir konu olduğunu ama "üzerinde düşünmek ve anlamak gerekmediğini" söyleyip aradan sıyrılıyor. Hasılı İznik konsili ile koca koca Piskoposlar Kralın dümen suyuna giriyor, inananları sükut-i hayale uğratıyorlar. Konstantin kendi kutsallığını kurtardıktan sonra Noel, Paskalya gibi putperest adetlerini de araya sıkıştırıyor. Ardından gelenler ayinlere tütsüler, çıngıraklar, mumlar, şarkılar katıyor, kiliseleri ikona ve resimlerle donatıyorlar. Hasılı Konstantin "bir milletin dininin nasıl değiştirileceğini" cümle âleme gösteriyor, gelgelelim saltanatına payanda olarak düşündüğü "Kilise birliğini" sağlayamıyor. Aksine ayrılıklar derinleşiyor ve bu yara asırlarca kanıyor. Tevhid inancı konsile rağmen yayılıyor, Mısırlılar, Vandallar, Vizigotlar, Ostrogotlar, Germenler ve Lombardlar bir yana, Oniterler (Ariusçu teşkilatlar) İtalya'da bile örgütleniyor. İznik Konsili "baskıcı tarzı" ve "dikteci üslûbu" ile barışı sağlamak yerine tartışmayı alevlendiriyor. Teslisçiler münazaralardan kaça kaça kabuklarına çekiliyor ve en muhkem kalelerini bile (İstanbul Piskoposluğunu) kaybediyorlar (328). Yeni Piskopos söz oyunlarıyla İznik Konsili'nde alınan kararların içini boşaltıyor. Ortaya "anlamsız, yoruma açık ve çok muğlak" bir inanç sistemi çıkıyor. Bu kez Ariusçular, Konsül üyelerini yıldırıyor, hatta muhteviyatına katılmadığı halde metni (kerhen-kral zoruyla) onaylayanları da "suçlu" sayıyorlar. İş bu "İznikçi-Anti İznikçi" kavgası gitgide büyüyor ve gün geliyor siyasi bir nitelik kazanıyor. Ancak yıllar sonra İmparator Klovis "papa-krallık" gibi bir makam uğruna Katolik olunca teslisçiler silbaştan güç kazanıyor ve ilk işleri Ariusçu avına çıkmak oluyor.