Osmanlı medreselerinde talebeler leyli (yatılı) okur, nurlu eşikten içeri girince dünyayla bağlarını koparırlar. Kitaplarıyla başbaşa kalır, zihinlerini dağıtacak şeylerden uzak dururlar. Burada anlatılmaz bir kardeşlik vardır, dostluğun, paylaşmanın tadını alırlar. Ailesinden kopan çocuk belki ilk günlerde bir burukluk yaşar ama olur o kadar. Başmüderris babacan bir âlimdir, çolak talebesiyle yakinen ilgilenir, onu hoşça tutar. Mümin zaten ilme meyilli bir çocuktur, medreseye uyumda zorlanmaz. Günler ilerledikçe evini köyünü hatta inanmayacaksınız ama çilekeş anasını bile unutur, bir kitap daha bitirmeye, daha fazla ezber yapmaya bakar. Mümin yüksek kubbeli aydınlık ve temiz mekana öyle bir ısınır ki tedrisat bitecek diye korkmaya başlar. Kış bildiğiniz gibi geçer ancak çimenler fışkırmaya, ağaçlar çiçeklenmeye ve uzaktan uzağa davul sesleri gelmeye başlayınca Mümin'in sevdası depreşir, yüreciği kabına sığamaz. İn midir, cin mi? Evet, bazı arkadaşları kendi aralarında ufaktan tutuşurlarsa da Mümin bu mübarek mekanda kimseyle boğuşmaz. Kendine göre bir idman yolu bulur. Gece teheccüde kalktığında avluda bir iki ısınma hareketi yapar, revak sütunlarına elense filan atar. Sonra bir köşeye atılmış eski abdest küpünü ileri geri oynatarak adalelerini açmaya bakar. Bir gün nasıl olursa olur küpü kucağında bulur ki ağırlığı bir yana dengesizdir. Onu zaptetmek için yengeç gibi kavramak lazımdır ki bunu ancak Mümin gibi kolları eğilip bükülmeyen bir çolak becerebilir. Mümin bakar küp hafif geliyor, içine bir tas su koyar. Ertesi gece bir tas daha, sonra bir daha... Bir gece talebenin teki koca küpün avluda dolandığını görünce yaygarayı basar. Mümin telaşlanıp odasına kaçar. Hocalar talebeler avluya sökün eder ve küpü yerine bırakıncaya kadar çok zorlanırlar. Eh bu alameti kucaklayan ufak tefek, eciş büçüş yaratık insanoğlu olacak değildir ya. Mümin çok utanır ve o günden sonra idmandan kopar, ancak güreş aşkını koparıp atamaz. Arzusu dayanılmaz olunca tutar istihareye yatar. Rüyasında hoşça bir sahildedir, bir taraf alabildiğine çayır, diğer taraf uçsuz bucaksız derya... Rahle kitap önünde, zembil kıspet yanıbaşında... Mümin büyük bir saflıkla başmüderrise çıkar, tabiri ehline sorar. Ak sakallı âlim gevrek gevrek güler, "ben de bu çocuk niye tutuktur diye merak ederdim" der, "demek ki sen hem ilimde, hem güreşte zirveye yürüyeceksin". Mümin sıkıntıyla sorar: Medrese gibi bir ilim yuvasında güreşle uğraşmak abes olmaz mı hocam? -Aksine bu kutlu ocağın adını duyurup gençleri özendirebilirsen hizmet edersin. Hem Hazreti Ömer, Hazreti Ali ve Hazret-i Hamza (radıyallahü anhüm) pehlivan değiller miydi. Silsile-i aliyye büyüklerinden Seyyid Emir Gilâl'in Buhara'da yenmedik yiğit bırakmadığını bilmez misin? -Bilmez miyim? -Anlıyorum, derslerini ihmal etmek istemezsin, ancak sen padişahımız efendimizden (Abdülaziz Han'dan) daha mı meşgulsün yani? Hepsi bir yana Server-i Kâinat (Sallallahü aleyhi ve sellem) bile güreşti. Bak o yıllarda Mekke'de Ebû Eşel adında azılı bir kafir vardı ki adamın ayakları sanki yere kök salar, üzerine bastığı deve derisine 6 pehlivan asılır kıpırdatamazlardı. Bu adam söz zebanilerden açıldığında "korkmayın ben onları haklarım" diyecek kadar küstahtı. Bir gün Efendimizin önüne çıktı ve "hadi" dedi "yen de beni, göster mucizeni!" Efendimiz onu tam üç kere yere vurdular ama adam küfründe inad etti. Halbuki benzer bir hadisede bir başka ünlü pehlivan hidayete erdi, onu size anlatmıştım di mi? Neydi o sahabenin ismi? - Hazret-i Rukabe değil miydi? -Aferin Mümin. Yalnız bu oyun kuralına göre oynamalıyız. "Oyun ve kural" Mümin burasını sonra anlar. Müderris Efendi ona Topçu Mehmed gibi bir usta bulur, dahası nefis bir kıspet diktirip önüne koyar. Gülmek... Haykırmak... Naralanmak... Mümin hangisini yapacağını şaşırır, sonunda ağlamakta karar kılar. Topçu Mehmed bulunmaz bir ustadır ve minik çırağının ufkunu açar. Mümini yere çizdiği ufacık bir daire içine koyar akranları iterler, çekerler ama onu çember dışına çıkaramazlar. Kısacası artık adımını sağlam basar ve gün gelir rakiplerini kendi oyunuyla yıkar. Ertesi yıl ufak ufak meydana ısınırlar, Topçu usta bakar deste kızanları küçük gelir, Mümin'i küçük ortaya salar. Her seferinde ardlarına birer koç, düve takar, Medreseliyi kebaba doyururlar. Kim tutar seni? Mümin o sene Bayram tatiline gittiğinde babası "abe topaç gibi olmuşsun maşaallah" deyip Ayetel Kürsi okumaya başlar. Abisi Mümin'in kırık kulaklarına ve kalınlaşmış ensesine bakıp "yoksa güleşe mi heveslenirsin" diye sorar ve onu "sınamaya" kalkar. Babası hakem olur el ense tutuşurlar... Mümin için bu güreş çok önemlidir zira babası "abe çolak oğlum pelvanlık senin neyine var git dersine çalış" diyebilir ki, bu ömür boyu çayırlara hasret kalacak demektir. Ancak ağabeyi onu zorlayamaz daha ilk hamlesinde kendi oyunuyla yıkar. Netice münakaşa götürmeyecek kadar nettir ama yenilen pehlivan güreşe doymaz. Abisi hırslanır sinirlenir ve kolayca şekillendirebilecek bir "hamur" haline gelir. Mümin de yufka gibi yere yayar. İşte Mümin'in yıllardır beklediği "ferman" çıkar, babası "Aferin evlad, bu işin peşini bırakmayasın ha" dedikten sonra ellerini açar ve "ya Rabbi oğlumun sırtını yere getirme" diye yanık bir dua yapar. Baba duası aldı ya tamamdır. Artık Mümin Hocayı kim tutar.