Merkez Efendi ya da Muslihiddin Mûsâ

A -
A +

Mûsâ Efendi Denizli'nin Sarhanlı köyünde doğar. Her çocuk gibi o da mahalle mektebine gider, gramer öğrenir, hesap yapar. Ancak muallimlerini hiç yormaz. Verdikçe alır, verdikçe alır "başka yok mu" demeye başlar. Hocaları onun berrak hafızasına, kıvrak zekâsına hayran olurlar. "Sen buralarda zayi olma" deyip Bursa'ya yollarlar. Bursa ve İstanbul'un en gözde medreselerine okuyan Mûsâ Efendi, hem fakih olur, hem hekim çıkar. Akranlarının aylarca oyalandıkları kitapları üç beş günde ezberler rafa koyar. İşte bu gayret, bu kabiliyet Ebussüud Efendi'nin gözünden kaçmaz. Genç mollanın elinden tutar, korur, kollar, sahip çıkar. Eğer onun gibi bir âlim ilgileniyorsa bu çocuğu kenara yazmak lâzımdır. Nitekim çok geçmeden adı devlet erkânı arasında dolanmaya başlar. Ancak Mûsâ Efendi'nin makamda mertebede gözü yoktur, zahirî ilimlerde yol aldıkça bâtına olan merâkı artar. Halbuki ledün ilminde ilerlemenin bilinen bir yolu vardır, "bir velî bulmak, kayıtsız şartsız teslim olmak"... Bir mürşid arar Mûsâ Efendi'nin kulaklarında Koca Mustafa Paşa Tekkesinde şeyhlik yapan Sünbül Sinân hazretlerinin ismi çınlar lâkin bazıları onun hakkında ileri geri konuşurlar. Tereddüdünü yense iyidir ama, acabalarını aşamaz. O gece rüyâsında Sünbül Efendinin evine geldiğini görür. Onu içeri almamak için kapının arkasına eşya yığar hatta, hanımı ile üstüne çıkar, ağırlık yaparlar. Sünbül Efendi kapıyı ufacık bir fiskeyle açar, eşyalar darmadağın olur, ikisi de sırt üstü yuvarlanırlar. Molla Mûsâ, yaptığı hatâyı anlar, hemen o sabah Sünbül Sinân hazretlerinin dergahına koşar. Büyük velî adeti veçhile kürsüye çıkar ve Tâhâ sûresinden bâzı âyet-i kerîmeleri tefsîre başlar. Bir ara soluklanır ve "Ey cemâat" der, "bu tefsîrimi siz anladınız. Hattâ Mûsâ Efendi de anladı." Sonra aynı âyet-i kerîmeleri daha yüksek mânâlar vererek açıklar ve "Ey cemâat! Siz bu tefsîrimi anlamadınız, Mûsâ Efendi de anlamadı" buyururlar. Evet, Molla Mûsâ ikinci tefsirden bir şey anlayamaz ama çok iyi anladığı bir şey vardır: Özlediklerini bu kapıda arasa iyi yapar. Sünbül Sinan Nitekim cemaat dağılırken Sünbül Sinan hazretleri karşısına çıkar. Gözünün içine bakıp, kalbinin derinliklerini okur. "Daha ne bekliyorsun Muslihiddin Mûsâ" der, "duvarların ardına saklanamazsın. Sandıkları dolapları yıkar, seni yine alırız!" Ve alır da... Perdeler peşpeşe aralanır, ufuklar duvak duvak açılır, Molla Mûsâ hallerle, sırlarla tanışır. Bu hususi tevveccüh bir yana, edep ve hayâ timsali kızı Rahime Hatun'u da vererek kendine damat yapar. Bir zaman sonra dergâhın eskileri "neden hep o" diye fısıldaşmaya başlarlar. Sünbül Efendi bir gün talebelerini tek tek huzura alır ve "Farz-ı muhal âlemin arzuladığınız gibi yaratılacağını bilseniz, Allahü teâlâdan ne isterdiniz?" diye sorar. Kimi fukaraya mal, kimisi de mahlukat için bolluk, bereket, barınak arzular. Cevabını veren kenara oturur bir sonraki talebeyi içeri alırlar. Nitekim sıra Muslihuddîn Musa'ya gelir, Sünbül Efendi aynı soruyu ona da sorar. Genç dervişin gözleri büyür, aşikare sararıp solar, Allah-ü teâlânın azametinden titreyen bir sesle "haşa" diye fısıldar "ben kimim ki. Hem her şey o kadar ahenkli ve öylesine merkezinde ki..." Merkezinde!.. Merkezinde!... Merkezinde!.. Bu ses bir kubbede yankılanır bir kulaklarında çınlar. İşte o günden sonra Molla Musa'nın adı "Merkez Efendi"ye çıkar. Tanıdık sima Yavuz Selîm Hânın kızı Şâh Sultan, zevci Sadr-ı âzam Lütfi Paşa ile Yanya'dan İstanbul'a gelirken, yolda çetecilerin baskınına uğrarlar. Muhafızlar dağılır, şakiler çemberi daraltır, adım adım yaklaşmaya başlarlar. Lütfi Paşa ölümüne dövüşmeye niyetlidir ama buna hiç gerek kalmaz. Ne zamanki Şah Sultan gözlerini yumup "ya Rabbi dostlarını yardıma yolla" diye haykırır, Allahın lütfu inayetiyle nur yüzlü bir velî belirir ve eşkiyayı kovalar. Lütfi Paşa ve Şah Sultan meçhul kurtarıcının Merkez Efendi olduğundan emindirler. Şimdi ona sandık sandık altın verseler azdır ama Allah adamları böyle şeylere bakmazlar. Sultan Hanım Bahariye'de bir câmi yaptırır, yanına bir medrese açar, bu şirin külliyeyi Merkez Efendinin hizmetine sunar. Hak aşıkları uzak semtlerden sohbete koşarlar, kalabalık katlana katlana artar, gün gelir avluya taşarlar. Dergâh dar gelmeye başlayınca Kânûnî Sultan Süleymân ona Topkapı surlarının dışında (bugünkü yerinde) yaptırdığı tekkeyi bağışlar. Vaaz kimlere? Merkez Efendi çok mütevazıdır, cemaat üstüne alınıp incinmesin diye nasîhat verirken gözlerini yumar. Bir ara onu Balıkesir'e vaaza yollarlar. Halk, tanımadığı için itibar etmez, "nasıl olsa gözleri yumuk, çıktığımızı nereden görecek" deyip teker teker sıvışırlar. Bir tek müezzin kalır, nitekim o da ayağa kalkar, karşısına dikilip "Hoca efendi! Hoca Efendi!" der, "giderken kapıyı kilitle, bak anahtarları şuraya asıyorum unutma!" Merkez Efendi "tamam olur" gibilerden gülümser, caminin boşaldığını görmesine rağmen vaaza devam eder. Müezzin de çıkar ama uzaklaşamaz. Yüreğini anlatılmaz bir sıkıntı basar, öyle ya cemaat ister dinler, ister kaçar ama o vazifelidir camisini bırakamaz. Hem yaptığı düpedüz kabalıktır, kendisine yakıştıramaz. Özür dileyip helalleşmek için geri döner, sessizce kapıyı aralar. Ne görse beğenirsiniz? Melekler kürsü etrafında halkalanmışlardır ve tek kelime bile kaçırmamaya bakarlar.

UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.