Musa Aleyhisselam, Levh-i Mahfuzda Ümmet-i Muhammed'in fazilet ve üstünlüğünü görür. "Ya Rabbi; Server-i Kâinat'ın ümmetinden olamadım, bari ümmetini görenlerden olaydım" diye niyaz eder. Allahü teâlâ lütfeder, İmam-ı Gazali'nin ruhaniyeti ile görüşürler. Musa aleyhisselam heyecanla "tanışalım" der, "ismin ne?" - Muhammed oğlu, Muhammed oğlu, Hamid oğlu Muhammed. Ama bana İmam-ı Gazâlî derler. - Künyeni neden bu kadar uzattın? Yalnızca İmam-ı Gazali deseydin yetmez miydi? - Peki siz neden her şeyi bilen Âlemlerin Rabbine "elinde bastonu, sırtında kepeneği olan Musa'yım" dediniz. Pekâlâ iki harfle "Musa" diyebilirdiniz. - Ben Allahü teâlâ ile biraz daha fazla konuşabilmek için sözü uzattım. - Siz kitap gönderilen bir peygambersiniz, Kelamullahsınız. Sizinle konuşmak da nimettir ve ben bu saadeti doya doya yaşamak için ismimi uzattım. Güzel ölüm... İmâm-ı Gazâlî hazretleri ibadetle geçen bir gecenin sabahı abdestini tâzeler. Kefenini çıkarıp, öper, hasretle yüzüne sürer, "Ey Rabbim, Mâlikim! Emrin başım üzere" der ve odasına girer. İçeride, her zamankinden çok kalır, talebeleri içeri girdiklerinde, mübareğin kefenini giydiğini, yüzünü kıbleye dönüp, rûhunu teslim ettiğini görürler. (H. 505) Tûs halkı buna çok üzülür, edîbler hüzünlü mersiyeler yazar, şairler içli mısralar dizerler. İmâm-ı Gazâlî hazretlerini vasiyetleri üzerine Şeyh Ebû Bekr en-Nessâc kabre koyar ama mezardan çıktığında beti benzi ağarmış, yüzü solmuştur. Dostları kenara çekip sebebini sorarlar. Kalabalık önünde susar ama sırrı eminine fısıldar: "Mezarın içine indiğimde Kıble tarafından nurlu bir el çıktı, öylesini duymadığım bir ses 'İmam-ı Gazâlî'nin elini, Seyyid-ül-mürselin'in avucuna koy' dedi ve ben de emredileni yaptım." Sevenleri İmam-ı Gazâlî'ye yakışan bir kabir yapar, gelir gider Fatiha okurlar. Ancak İran Cumhuriyeti, UNESCO'nun bile değer verdiği güzel insanın mezarını yok eder. Dahası Tus'a kadar gelen ziyaretçilere "yanlışınız var, burada öyle biri yaşamadı" diye yalan söylerler. Çok az kişi sahranın ortasında kalan taşsız, kitabesiz, tabelasız kabartıyı bulabilir, asrın müceddidine reva görülen hakarete mânâ veremezler. O halde... İmam-ı Gazali sık sık "Ey nefsim!" der, "akıllı olduğunu sanıyorsun, hâlbuki senden ahmak kim var? Ömrünü eğlenceyle geçiriyorsun. Senin hâlin infaza götürülen mahkûmun gülüp oynamasına benzer. Bak ecel yaklaşıyor, Cennet ve Cehennem'den biri, seni bekliyor. Sahi bugün ölmeyeceğin ne mâlum? Hem, bugün olmazsa bir gün öleceksin. Mutlaka gelecek şeyi, geldi bilmeli değil mi? Hoş, ölüm kimseye vakit tâyin etmedi. Bakıyorum da günahlara dalmışsın. Allahü teâlâ görmüyor sanıyorsan, îmânsızsın! Yok eğer gördüğüne inanıyorsan, cür'etkâr ve hayâsızsın. O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim! Emrindekiler sana itâat etmeseler kızarsın! Sen hem isyan ediyor, hem de Allahü teâlânın gazabından emîn görünüyorsun! Eğer O'nun azâbını hafife alıyorsan, parmağını aleve tut! Yaptıklarına cezâ vermeyeceğini sanıyorsan, Kur'ân-ı kerîmi ve peygamberleri (aleyhimüssalevâtü vetteslîmât) yalancılıkla itham ediyorsun demektir. O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim! Yazıklar olsun Günah işleyince, "O kerîmdir, rahîmdir, beni affeder" diyorsun ama nefsani arzularına kavuşmak için, her hîleye başvuruyor "Allah kerîmdir, rahîmdir, istediklerimi gönderir" demiyorsun. Belki inandığını, fakat sıkıntıya gelemediğini söyleyeceksin. İyi ama bugün dünya zahmetine dayanamazsan, yarın Cehennem azâbına nasıl dayanacaksın? Bak üç kuruş para kazanmak için ne zahmetler çekiyor, türlü zilletlere katlanıyorsun. Hastalıktan kurtulmak için bir Yahûdî hekimin bile sözünü dinliyor, şehvetlerinden vazgeçiyorsun. Gelgelelim cehennem azâbının, hastalıktan acı, âhiretin dünyâdan uzun olduğunu düşünemiyorsun. Sonra tövbe ederim ve iyi şeyler yaparım diyorsan, ölüm ani gelir, pişmân olursun. Yarın tövbe etmeyi, bugün etmekten kolay sanıyorsan, aldanıyorsun. Çünkü tövbe, geciktikçe zorlaşır. Senin hâlin, dersine çalışmayan talebeye benzer, imtihan günü hepsini öğrenirim sanır ve sınıfta kalır. Neden, ihtiyârlamadan gençliğin, hastalanmadan sıhhatin, ölmeden hayâtın kıymetini bilmiyorsun? Kış için muhtâç olacağın şeyleri yazdan hazırlıyorsun da Cehennem'in zemherîrini niye dikkate almıyorsun? Yoksa hesaptan korkmuyor, ahiret gününe inanmıyor musun? O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim! Ey nefsim! Ey nefsim! Anladım ki, dünyânın nîmet ve lezzetlerine alışmış, kendini kaptırmışsın! Cennet'e ve Cehennem'e inanmıyorsan, bâri ölümü inkâr etme! Bu nîmet ve lezzetlerin hepsini alacak, seni ayrılık ateşi ile yakacaklar! Bunları ne kadar sever ve sarılırsan ayrılığın o kadar zor olur. Hem, sahi sen dünyâya niye sarılıyorsun? Bütün cihan senin olsa ve bütün insanlar emrine girse de toprak olmayacak mısın! Kralların, sultanların hatırlayanı kaldı mı? Hâlbuki sana dünyâdan az bir şey vermişler ki zaten değişip bozulmaktadır. Bunlar için mi nihayetsiz Cennet nîmetlerini fedâ ediyorsun? Yazıklar olsun! Yazıklar olsun! Yazıklar olsun!