Muhyiddin-i Arabi'nin vârisi Sadreddîn-i Konevi

A -
A +

İshak Bey, Selçukluların önde gelen devlet adamlarından biridir. Güçlüdür, itibarlıdır, sözü geçer. Ama bütün bunlar biricik oğlunu istediği gibi yetiştirmesine yetmez. Genç yaşta yataklara düşer, göz göre göre eriyip biter. Son nefesinde ellerini açar ve"Ya Rabbi! Sadreddin'imi sana ısmarladım" der. Ne görür ne işitir bilmiyoruz ama dudaklarında bir tebessüm belirir, gözlerini huzurla yumar. İşte o günlerde evliyanın önderlerinden Muhyiddîn-i Arabî hazretlerine Anadolu'ya gitmesi emredilir ki vazifesi nettir: "Sadreddîn'i bul ve yetiştir!" İbn-i Arabi manevi işaretler üzerine Konya'ya gelir ve müstâkbel talebesini bulur. Sadreddîn'i görür görmez içi ısınır, çocuğun mayasındaki temizliği keşfeder. Eğer bu cevher iyi işlenebilirse âleme ışık tutan bir veli olabilir. Şeyh-ül Ekber, yetim Sadreddin'in manevi vesayetini almakla kalmaz, dul anasını da nikâh eder ve ona babalık yapar. Hadiselere dünya gözüyle bakanlar ve evliyanın önderini "mağripli bir fukara" sananlar bu izdivacı anlayamazlar. Böylesine zengin ve itibarlı bir hanım, dul bile olsa beylere lâyıktır. Nereden geldiği bilinmeyen meçhul bir dervişle niye evlenir ki!.. Vakti gelince Muhyiddin-i Arabi hazretleri, Sadreddîn'i kıymetli bilgilerle donatırken nefsiyle mücadele etmesini de öğretir. Küçük talebesini akşamları ancak diz çökecek kadar dar bir seki üzerinde oturtur, uyanık olmaya zorlar. Sadreddin halinden memnundur, sabahlara kadar zikreder, fikreder ve eline çok şey geçer. Anne yüreği değil mi oğlunun arpa ekmeği ile yetinmesine dayanamaz, kızarmış tavuklar yemesini, bal şerbetleri içmesini arzular. Muhyiddin-i Arabi hazretleri bunu hissetmiş olmalıdır bir gün hanımına tavuk kızarttırır ve oturur afiyetle yerler. Kadıncağız fırsatı değerlendirip "Ah n'olurdu" diye mırıldanır, "bunlardan Sadreddîn'ime de verebilsem" Şeyh-i ekber kaşlarını kaldırır, başını menfi mânâda iki yana sallar. Hanımı ısrarcıdır "Ama o daha çocuk" der, "tavuk etini de pek sever" Kum biiznillah! Mübarek cevap vermez. Sadece ellerini açar, boynunu büker. "Allah'ın izniyle kalk" deyince kemik parçaları ete deriye bürünürler. Canlanan tavuk olanların farkında bile değildir, eskisi gibi kümesine gider. Cevap açıktır. Elbette Sadreddîn de tavuk yiyecektir, ancak bu mertebeye gelince... Üvey babası, Sadreddîn'i hususi bir terbiyeden geçirir, dahası Halep ve Şam'a götürür, sohbet sohbet dolanırlar. Bunlar öylesine hoş günlerdir ki, gönlüne adeta nehirler akar. Muhabbet bu ya, Muhyiddin-i Arabi hazretleri ile Sadreddîn'i Konevi arasındaki çok güçlü bir rabıta doğar. Artık mesafelerin önemi kalmaz. Hatta onları ecel bile ayıramaz, ölümünden sonra hocasına olan bağlılığı daha da artar. Dizi dibinde kavuşamadığı makamlara kabri başında kavuşur, feyz bereket nisan yağmuru gibi yağar... Bilahare Anadolu'yu nurlandıran büyüklerden Evhaüddîn-i Kirmânî hazretlerinin derslerine katılır ve icazetini alıp irşada başlar. Sır tutar mısın? Sadreddîn-i Konevi Hazretleri mânâ âleminde çok ilerler ama ona baş gözüyle bakanlar bir fevkaladelik bulamazlar. Lâkin Çeşme Kapısı yakınlarında imamlık yaptığı küçük mescidin cemaati bir sıcaklık yakalar. Bu mescidin müdavimlerinden bir kuyumcu vardır ki benzeri az bulunan bir sanatkârdır. Bir gün Selçuklu Sultanı (Alâaddîn Keykubat) ona iri bir mücevher verir ve bir kolye yapmasını ister. Olacak bu ya kulpunu, zincirini konuşurken taşı oracığa bırakıp gider. Vezir (Sahip Atâ) döşeğin üstünde bulduğu elması sultana verir. Sultan muzip bir ifadeyle "Hay şaşkın adam" der, "dur bakalım kaybettiğini anlayınca ne yapacak?" Kuyumcu koyduğunu çok iyi hatırladığı kuşağında taşı bulamayınca kahrolur. Topuklarına kadar ter basar, beti benzi solar. Geçtiği yolları defalarca arşınlar ama ne bir iz bulur, ne bir nişan. Kaybettiği taş sıradan birinin değildir ki tellal çıkarsa. O telaşla Sadreddîn-i Konevi hazretlerine gelir ve "Aman efendim" der, "derdime bir çare" Mübârek sakin sakin sorar "Sır tutmasını bilir misin?" -Elbette / -Öyleyse söyle bakalım o taş ne kadardı. / -Yumurta kadar. Gel de şaşma! Konevi hazretleri yerden aldığı bir çamuru avucunda şekillendirir ve çıkarıp güneşe koyar. Sonra açar ellerini yalvarmaya başlar. Çok geçmeden çamur sertleşir ve ışıl ışıl ışıldar. Kuyumcu bu emsalsiz cevherden sipariş edildiği üzere nefis bir kolye yapar, getirir Sultanın önüne koyar. Saraylılar hayretler içindedir. İki taşı yan yana koyar ama fark bulamazlar. Başka kuyumcuları çağırtır, taşın sahte olup olmadığını araştırırlar. İşin erbabları kolyedeki taşın diğeriyle bire bir aynı olduğunda mutabıktırlar. Sultan kuyumcuyu kenara çeker ve "bak iyi biliyorum" der, "bu taşın bir eşi daha yok. Hoş, olsa bile almaya gücün yetmez. Söyle bunu nereden buldun?" Kuyumcu sır saklayacağına dair verdiği sözleri iyi hatırlar ancak hırsızlıktan uğursuzluktan yargılanmaktan korkar. İster istemez büyük sırrı fısıldar! Sultan, Sahip Atâ'yı alarak Sadreddîn-i Konevi hazretlerinin kapısını çalar. Açıktan açığa dillendiremez ama içinden "Bu mümkün mü hocam" der, "çamurdan cevher olur mu?" Mübarek soruyu duymuş gibi gözlerini yumar "O nelere kaadir değil ki" der, "istemesini bilelim yeter ". İkram için çıkardığı narları bir çıkına sarar, sultanın yanına katar. Cevap bu narlarda gizli olmalıdır ama nasıl? Saraya döner çıkını açarlar, narlar irileşip yarılır, taneler yakut yakut parıldamaya başlar. Sultan bu cevahirleri satar ve hayra (iç kale ve muhteşem külliyenin inşasına) harcar...

UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.