Aydın ili, Manisa vilayeti, Kırkağaç kazasının Gelenbe nahiyesi... 1740'lar filan... Bir zamanlar şirin beldede müftülük yapan Mahmud Efendi vefat edince oğlu İsmail sahipsiz kalır. Garibim pamuğa gider, tütün kırar, zemheri ayazında zeytin toplar. Sonra? Sonra n'ossun? Akranlarıyla gezer tozar, vakit geçirmeye bakar. İşte mahalle veledleriyle aşık oynadıkları günlerden birinde yaşlı bir adam durup ona bakar ve "vah vah vah" deyip kahırlanmaya başlar, "işe bak, böyle babaya böyle evlad!" Elinden tutulunca Bu kadarcık ikaz İsmail'e yeter, oturup bir muhasebe yapar. Hemen ertesi sabah hoca efendinin önünde diz kırar. Zaten berrak bir hafızası ve ifadesini "muhteşem" kelimesi ile bulan parlak bir zekası vardır. Hocaları ona bir kere anlatırlar, ikinciye gerek kalmaz. Kısa sürede tedrisini ikmal eder ve Gelenbe kürsülerinden vaz-u nasihate başlar. Sabahlara kadar okur, akşamlara kadar yazar, yine de ilme doyamaz. Girift mevzulara dair, derin mütalalara katılmayı nasıl arzular, anlatılamaz. İyi de bu kuytu kasabada... Garibim n'apsın çarığını çorabını topladığı gibi Dersaadete koşar ve Sahn-ı seman medreselerinin kapısını çalar. Devrin mütehassısları adam olacak çocuğu gözünden tanır, diploma, sertifika aramaz, anında sahip çıkarlar. Medresede bir yer gösterir, üst baş verir, karnını doyururlar. Molla İsmail geçim derdini bir kenara atar, sadece öğrenmeye bakar. Ha, yeri gelmişken söyleyelim devrin iki güzide âlimi, Yasincizade ve "Ayaklı Kütüphane" adıyla maruf Mehmed Emin Efendi'den ders alması Cenab-ı hakkın bir lütfu ihsanı olur, uçsuz ummana yelken açar. Özellikle mantık ve matematik üzerinde tebarüz eder ve gün gelir Mühendishâne-i Bahr-i Hümâyûn'da müderrislik yapar. Bilirsiniz III. Selim Han ıslahat yanlısıdır ve topçu subaylarını Fransız uzmanlarının eğitiminden geçirip çağı yakalamaya bakar. Elinin altında gâvurlara ders verecek bir hoca vardır ama haberi nerden ola... Neyse mezuniyet merasimi için Kağıthane çayırında toplanan genç subaylar, rap rap rap yürür, çakı gibi dururlar. Sağa dön, sola dön selam filan... III. Selim'e merasim kıtası lazım değildir, cetvel gibi dizilen zabitleri kaale almaz. "Bana bir hedef vurun ki" der, "gönlüm ferahlaya." Hemen humbaraları kurar, ölçer biçer uzun uzun hesaplardan sonra mermiyi yollarlar. Netice mi? Karavana! Sil baştan, toplar, çıkarır sağlama yaparlar. Bir atış daha. O da ıska. Bir daha atarlar "ı ıh", sonra yine boşa... Bunca emek bunca masraf, Padişah ufaktan kızmaya başlar. Vezirler vaziyeti nasıl kurtaracaklarını iyi bilir, apar topar Gelenbevi'yi getirir, topun başına koyarlar. Mübarek hesabı kendi usulüyle yapar, namlunun açısını ayarlar. İlk atışta hedefi paralar, ikinci ve üçüncüde de turnanın gözüne çakar. Fransızlar hesaplarından emindirler, döner dolaşır "üçgeninin iç açıları toplamı 180 derece değil mi" der baştan alırlar. Gelenbevi "bu üçgenin nerede olduğuna bağlı" der, "mesela küre üzerine çizerseniz uymaz." Adamlar mahçup olur, Paris'ten hocalarını çağırırlar. İyi de ıska ıskadır, konuşulacak ne var? Gelen uyanık bir kurnazlık yapar, mevzuyu logaritmaya getirip vaziyeti kurtarmaya bakar. Türklerin bu konuda bir birikimi olamayacağına göre atar tutar, dilediği gibi şov yapar. Ama Paris'teki hesap Dersaadet'e uymaz, onu kolundan tutar, yine Gelenbeli İsmail'in karşısına çıkarırlar. Mösyö, hoca efendinin yorgun kulübesine, basit eşyalarına, soluk libaslarına aldanır. Kendince birkaç çetin problem sorar ve "sana bir hafta mühlet. Çöz de görelim" deyip aşağılamaya kalkar. Üstad, bu basit adamla didişmez, çekmecesini açar ve uykusuz kaldığı bir gece çala kalem hazırladığı "logaritma risalesi"ni önüne koyar. Adam sayfaları çevirdikçe ayağını bacağını toplar, düğmelerini iliklemeye başlar. Karşısında yeryüzünün bir numaralı matematikçisi durmaktadır. Böylesine bir âlim Avrupa'da olsa altınla tartarlar. Avrupa'da olsa... Nitekim Gelenbevi'yi kazanmayı çok ister, büyükelçiliği ayaklandırıp hazretin peşine takar. Sefirler konsoloslar gelir gider, ona cazip tekliflerde bulunurlar. Lâkin büyük alim memleketinden ayrılmaz. Fransız matematikçi azıcık hisse kapabilir miyim diye Gelenbevi'nin ardı sıra dolanır. Hatta fırçasını boyasını alıp gelir, resmini yapmaya kalkar. Üstad "işin mi yok" der, poz vermeye yanaşmaz. Ama adamın zihnindeki sureti karalamasına mani olamaz. Mösyö daima sade kıyafetlerle dolanan Gelenbevi'nin resmini abartır, samur kürklerle donatır, aklınca kıyak yapar. Gelenbevi cebinde akçe tutmaz, parasını ilme meraklı gençlere harcar. Öyle ki gün gelir iki salkım üzümün parası bile çıkışmaz, satıcı karşısında sıkıntılı anlar yaşar. Onun Sultan indinde yeri ayrıdır, ancak bu hızlı yükselişten bazıları bizar olurlar. Hiç yoktan "Fransa'ya kaçacağı" gibi bir şayia çıkarırlar. Gülüp geçse iyidir ama bu iddia onu çok yaralar, hatta yüreğine inecek kadar... 63 yaşında vefat eden büyük deha Yenişehir Bayraklı Camii haziresinde yatar. Boyunca kitap yazar Matematik, geometri, astronomi ve mantıkın yanı sıra kelâm ve tasavvuf üzerine de çalışan Gelenbeli İsmail, tam 35 esere imza atar. Bunlardan Hesâb-ul-Küsûr adlı cebir, Azla'i Müsellesât adlı geometri, Şerh-i Cedâvil-i Ensâb adlı Logaritma, Rub-il-Mukantarât ve Rub-il-Müceyyeb adlı astronomi ile Risâlet-ül-Kıble adlı trigonometri kitapları çağını aşar. Mantık üzerine yazdığı Îsâgûcî Şerhi ve El-Burhan medreselerde ders kitabı olarak okutulur. Kıyâs, İmkân, Ta'lîkât alâ Mir-ül-Âdâb ve Vahdet-i Vücûd gibi ciddi Risâleler hazırlayan Gelenbevi İsm-ül-Ma'nâ ve İsm-ül-Ayn ile lisan konusunda nasıl bir zirve olduğunu da ispatlar. Zamanla kelam üzerine derinleşir ve Risâle fî Tahkîki Mezhebi Ehl-is-Sünne fî Usât-il-Mü'minîn ile mûtezile mensuplarına konuşacak söz bırakmaz.