Ölümüne yazar Hemingway

A -
A +

Hani "tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş" derler ya, Hemingway'in ilk hanımı da (Mrs Hadley) aynı tüfeğin demirinden çıkar. Toronto Star gazetesi için birlikte muhabirlik yaparlar. Hadley'e düşen mirası çıır çıtır yer, Avrupa'daki kayak merkezlerinde su gibi para harcarlar. Ancak Ernest vefakâr değildir. Daha zengin ve daha alımlı bir kadına (Pauline adlı bir gazeteci) kapıldığı gün yolunu ayırır, kaba tabirle yeniyi alır, eskiyi satar! O günden sonra postu Pauline'in Atlas Okyanusu'na bakan malikanesine atar. Önlerinde kilometrelerce uzanan kumsal, palmiyeler, tropik yağmurlar ve köpüklü dalgalar... Lâkin bu rüya da biter iki çocuğa rağmen boşanırlar. Ardından yine bir gazeteciyle (Martha) evlenir ve adetini bozmaz, bu evlilik de mahkemeye çıkar. Üç tane gazeteciyle de yapamayan Hemingway bu kez sektörün dışından biriyle (Mary Welsh) evlenir. Bu kadın onu dizginlemeye çalışıp kendini yıpratmaz, koyverir yoluna, herkes hayatını yaşar. Hemingway 1921'de Türk-Yunan Savaşını izlemek için İstanbul'a gelir. Ancak yanlı ve maksatlı haberler yapar. Pera Palas'ta Tereza adlı Rum dilberleriyle geçirdiği gecelerin ardından "Ben Bizans'a sevdalıyım" diye ortaya çıkar. Klimanjaro'nun karları... Ernest uydum akıllıdır, kime takılırsa takılır ansızın Afrika'ya demir atar. Ormanın derinliklerinde bir çadır kurar, yerliler gibi yaşamaya başlar. Gün gelir bir sesten bin mânâ çıkarır ki, aniden havalanan kuşlar, yırtıcı bir hayvana işarettir, maymunlar en çok boğa yılanından korkarlar. Eğer çığlık çığlığa kaçışıyorlarsa gözünü dört açar, her gölgeye mermi sıkar. Geceleri üzerinde el büyüklüğünde örümcekler (bacakları kıllı kara dullar) dolanır, ayakkabılarından iri iri akrepler çıkar. Ama Hemingway mutludur zira istediği gibi kan döker, delicesine fil dişi, kaplan kürkü, gergedan boynuzu, goril pençesi toplar. Sonra hayvanlar üzerin felsefe yapar, özellikle kedigillerin reflekslerini okur, ne yapıp neyi yapmayacaklarını bakışından anlar. Bu kıta sahipsizdir, ortalığı zevk için kana boyar, kimse hesap sormaz. Yerlileri köle gibi kullanır, aşağılar, hırpalar. Aklına gelen her pisliği yapar. Gün gelir Afrika'dan da Afrikalılar'dan da bıkar. "Kara kıta"daki hatıralardan iki kitap (Klimanjaro'nun Karları ve Afrika'nın Yeşil Tepeleri) çıkarır defteri kapar. Hemingway masabaşı haber yapmadığı gibi köşesine çekilip roman da yazmaz. Eğer Paris'i anlatacaksa gider Paris'te yaşar, Çin- Japon Savaşını aktarabilmek için taaa Pasifik'e koşar. Son yıllarında Havana'ya yerleşir güzel bir villa (şimdi müze) yaptırır, salonları Afrika'dan topladığı av hatıralarıyla donatır. Ama Ernest'i arayanlar evde değil ya "El Bodegito"nun barında, ya da Fuentes'in teknesinde bulurlar. Sık sık Karayibler'e açılır, derin sulara olta atarlar. Gün gelir, okyanusun rengini, bulutların hızını okumaya başlar. Zihninde "İhtiyar Balıkçı"nın kurgusu hazırdır, ama denizcilik terimlerine hakim olmadıkça kalemini oynatmaz. (Romanın kahramanı Santiago, 84 kez denize açıldıktan sonra nihayet bir kılıç balığı yakalar ve sevinçle yelken açar. Ancak köpekbalıkları avını ona bırakmaz elinden alırlar. İhtiyar balıkçı yılmaz, ertesi gün bir şey olmamış gibi deryaya çıkar) Bu roman 'Life' dergisinde tefrika edildiği gün 5 milyon satar. Ernest deli para kazanır, dolarları küplere basar. 1953'te Pulitzer, 1954'te Nobel Ödülünü alır. Artık ne yazsa satar. Ernest eskiden de çapkındır ama zenginleşince iyice hızlanır. Kâh Yunan prensesleriyle, İtalyan soylularıyla yaşar, kah ucuz fahişelerle düşer kalkar. Zaman zaman Mata Hari, Greta Garbo ve Marlene Dietrich ile adı çıkar. Gelgelelim ona takılanlar hayal kırıklığına uğrar. Kavgacı ve kabadır, sadakat diye bir kelime tanımaz. Evet, boylu poslu ama çocuk ruhludur, kalıbına bakanlar aldanırlar. İşin enteresan yanı sır tutmaz, yaşadığı kadınları bir şekilde hikayelerine mevzu yapar. Ernest'in ağzı torba değildir ki büzesin, gel gör ki Havana sosyetesi dile düşmekten sıkılmaz hatta içten içe hoşlanırlar. İyi de biz bütün bunları niye yazıyoruz? Dikkat ederseniz Hemingway romanı için savaşa katılır, kamp kurar, denize çıkar, yatan aslan değil dolanan tilki olmaya bakar. Nitekim romanlarına dağlarda yatan gerillaları, hemşiresine aşık olan yaralıları, siperlerde kıvranan çocukları, denizde kaybolan balıkçıları, karısına ihanet eden adamları, hasılı kendini yazar. Çanlar onun için çalar Küba'da yönetim Castro'nun (1960) eline geçince Ernest Amerika'ya kaçmak zorunda kalır. Idaho'daki evi de mükemmeldir ama özene bezene yaptırdığı malikanesinden ayrılmak ona çok koyar. Dengesi bozulur ve ikide bir intihar lafı etmeye başlar. Babası ve iki kızkardeşi intihar ettiği için onun bir çılgınlık yapmasından korkarlar. Onu bir kliniğe yatırır, yüksek tansiyon kılıfıyla tedaviye alırlar. Ancak elektroşok hafıza bandlarını öyle bir siler ki adını bile hatırlayamaz. Sürekli hayali düşmanlarıyla boğuşmaya başlar. Ernest o sabah erkenden kalkar, sayısız hayvana doğrulttuğu namluyu başına dayar. Aslancıkların, kaplancıkların ahı mı tutar bilmiyoruz ama son kez kendini avlar. (1961)

UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.