Bağdat'tayız. Şehrin ABD uçakları ve güdümlü füzelerle vurulduğu günlerde canlı kalkan olarak elektrik santralini bekleyen sol görüşlü bir Türk gencine "namlunun ucundasın" demiştim, "canını ortaya koyuyorsun. Evet, emperyalizme karşı durmak, Irak halkıyla dayanışmak... Bunların hepsine tamam ama işin içine Allah'ın rızasını da kat, eğer emr-i hak vaki olursa şehadet gibi bir fırsatı kaçırma." Delikanlı "abi sen benim Alevi olduğumu bilmiyorsun galiba" demişti. "Öyleyse tam yerindesin" diye üsteledim, "bak etrafımız evlâd-ı resul kabirleriyle dolu, buraya kadar gelmişken Hazret-i Ali ve Hazret-i Hüseyin ziyaret edilmez mi? Hem Musa Kâzım ve Abdülkadir Geylani gibi büyükler yanı başımızda, bir Fatiha okumanı isterdim. Sonra bir birbuçuk saatlik yolda (Samarra'da) "Oniki İmam"dan Ali Hadi hazretleri yatıyor. Yanında Hasan Asker-i Zeki ve nurlu oğlu Muhammed Mehdi... Ehl-i beyt sevgisi Sağ olsun söz dinledi, hatta Cafer-i Sadık'ın güzel hatırına İmam-ı azam hazretlerini bile ziyaret etti. Sünni camilerinde Ali, Hasan ve Hüseyn (Radıyallahu anhüm) yazdığını öğrenince çok sevindi. O günden sonra İHA bürosuna daha sık geldi, siyasete bakışımız çok farklı olmasına rağmen bizi "Ehl-i beyt sevgisi" birleştirdi. Sözün nereye varacağını anladınız sanırım. Hiçbir Müslüman Samarra'daki altın kubbe altında yatan büyükleri bizar edemez. O tasavvuf pınarları Sünniler için de çok değerli. Bu bombalama hadisesi kesinlikle ama kesinlikle Batılı batılın işi. Oniki İmamın on birinci halkası El Askeri, Münevver Medîne'de dünyaya gelir (H. 232) çocukluğunu ve gençliğini Samarra'da geçirir. Daha küçük yaşlarda iken farklı olduğu bellidir. Behlül adlı bir gönül ehli civardan geçerken oynayan, koşturan çocuklar görür, ancak biri çekildiği kuytudan akranlarına bakar, sanki yüzünden hüzün akar. Gider başını okşar, "sen niye oynamıyorsun" diye sorar, "istersen oyuncak alayım sana." Nurlu çocuk başını kaldırır ve "Biz oyun için yaratılmadık" der, ardından "Sizi abes olarak, oyuncak olarak mı yarattık sanıyorsunuz. Bize dönmeyecek misiniz zan ediyorsunuz" mealindeki ayet-i kerimeyi öyle bir okur ki Behlül'ün içi ürperir, gayri ihtiyari önünde oturup diz kırar. Hasan babası yaşında adama nasihat edecek değildir, sadece tasavvufa dair sanatlı beyitler okur, ki arif olan iyi anlar. Kâh ılık Medine rüzgarı ile ferahlar, kâh korku ve dehşet içinde kalırlar. Havf ve reca arasında gider gelir başka başka iklimlere yelken açarlar. Bir ara çocuğun rengi kül gibi olur ve zemin altından kayar. Behlül onu kucağına alıp sarsar, gözlerini aralayan Hasan'a. "Sana ne oldu" diye sorar, "korkutan mı var?" - Cehennemden kim korkmaz? - İyi ama sen daha küçüksün, günahın olmaz. - Annem büyük odunları tutuşturmak için küçükleri yakıyor. Ya cehennemi de bizimle tutuştururlarsa!.. Hasan bin Ali'nin hızla mesafe alacağı bellidir, nitekim aklî ve naklî ilimleri tez bitirir, Farsça, Hintçe ve Türkçe öğrenir. Babası Ali Nakî hazretlerinin sohbetlerinde hallere ve sırlara kavuşur ve gün gelir vazife ona verilir. Altı yıl üç ay kadar İmâmeti yürütür, birçok talebe yetiştirir. Büyük veli fakir, fukarayı çok kollar, azıcık sıkışan onun kapısını çalar. Samarralının biri Hasan bin Ali Askerî'den para ister ve hiç gereği yokken "Vallâhî bir dirhemim dahi yok" deyip yemin yağdırmaya başlar. Hasan bin Ali Askerî hazretleri; "öyle söyleme" der, "filan yerde gömülü iki yüz dinarın var. Korkarım yeminin tutar, o paralar da uçar." Ama yine de boş çevirmez, ihtiyacını karşılar. Adamcağız parasını kaybetme telaşı ile gömdüğü yere koşar, daha emin bir kuytu arar. Orası mı burası mı derken oğlu dinarların kokusunu alır ve çıkarıp keyfince harcar... Geçim sıkıntısından dolayı mübareğin kapısını çalmaya niyetlenen Muhammed bin Câfer isimli bir genç yolda "bana üç yüz akçe verse, yüzüyle elbise, yüzüyle yiyecek yüzüyle de merkep alırdım, sonra gider Kûhistan'da çalışırdım" diye hayal kurar. İmâm-ı Askerî hazretleri ona adıyla hitap eder ve "şimdiye kadar niye gelmedin" diye sorar. Yerinden zor kalkan bir kese uzatırken "içinde üçyüz akçe var, yüzüyle yiyecek, yüzüyle giyecek, yüzüyle de merkep al ama Kûhistan'a gitme" buyururlar. Nedendir bilinmez böyle insanlarla uğraşan çok olur, nitekim onun aleyhinde de konuşur, hapse düşmesini sağlarlar. Allah dostları için ne değişir, onlara zaten dünya zindan. İçeride mahkumlarla sohbet eder, güzide bir halka kurar. Küflü dehlizleri Hakk'ın zikriyle aydınlatırlar. Muhammed Mehdi Bir gün sevenlerinden İsâ bin Feth'e dönüp sorarlar: "65 yaşını geçtin değil mi?" -Evet efendim. -Çocuğun olmadı daha? -Evet Efendim. Ellerini açar; "Allah'ım! Buna, hayırlı bir evlâd ihsân eyle" buyururlar. Ardından eklerler: "Benim de bir oğlum olacak ve yeryüzünü adâletle dolduracak!" İşte o çocuk 12'inci imam Muhammed Mehdî'dir ki hiçbir hamilelik belirtisi olmayan hanımı ilim hayâ sahibi Nercis Hatundan doğar. Nurlu bebek ağlamadan besmele çeker, Kur'an-ı kerim okumaya başlar. El Askeri hazretlerinin vefât haberi duyulunca, bütün Samarra halkı cenâzesine koşar (H. 261) başta halîfe olmak üzere, devletin ileri gelenleri, kâdılar, kumandanlar... Cenâze namazında görülmedik haller yaşanır, onu kıymetli babası Ali Hadi'nin (Rahmetullahi aleyh) yanında toprağa bırakırlar... At binicisine göre kişner Halîfe'nin çok güzel bir atı vardır, yalnız hayvan şirin olduğu kadar asabidir yanına kimseyi yaklaştırmaz. En usta süvariler en tecrübeli seyisler çaresiz kalırlar. Saraylılar "bir de İmâm hazretlerinin fikrini almalı" deyince El Askeri hazretlerini çağırırlar. Büyük veliyi gören hayvan kuzu olur, gözle görülen bir edep, anlatılmaz sadakat. Sanki emir eri, peşi sıra dolanır, ağzının içine bakar... Değerli binicisini sarsmamak için rahvan rahvan yürümeye başlar. Halîfe de atı El Askeri hazretlerine hediye eder, en doğrusunu yapar.