Yaşar Doğu kendi halinde bir pehlivandır. Dünyanın dört bir yanında marşımızı dinletip bayrağımızı çektirirken Ankara Kaleiçi'nde bir göz oda kiralar. İşte kızları Reyhan ve Melahat bu evde doğarlar. İyi de güreş karın doyurmaz ki, sağolsun dostlar araya girer, ona bir iş uydururlar. İşçilik zor, ücret cüzidir ama aldırmaz, baklava börek olmasa da çorba kaynamaya başlar. Yaşar, 1948 Londra Olimpiyatları'ndan şampiyon olarak dönünce eline bir ödül çeki sıkıştırırlar. Bu parayla (20 bin lira) Ankara Dışkapı'da bir ev alır, kalanıyla da bir köfteci dükkanı açar (ne paraymış ama). Çalıştırdığı adamlara tek bir emir verir "kulağı kırıklardan para alınmayacak!" Ancak o günlerde Anadolu'dan kopup gelen pehlivanlar Yaşar ağabeylerinin dükkanında buluşurlar. Bu çocuklar, üç porsiyon yeseler kanmaz, tatlısız çorbasız doymazlar. Tabii bir süre sonra lokanta batar. Hem şampiyon hem insan Ama Yaşar Doğu evinin kapısını daima açık tutar, bazen o kadar çok genç gelir ki kendi çocuklarına yatacak yer kalmaz. Yaşar, Helsinki'de (1951) rakiplerini eze eze Dünya Şampiyonu olur, görünen o ki 1952 olimpiyatlarından da havada karada altın çıkaracaktır. Ancak Komite Başkanı Burhan Felek üstüne vazife olmayan bir iş yapar. Tutar, devletin ödülle teşvik ettiği sporcuları (Yaşar Doğu, Nasuh Akar, Gazanfer Bilge, Celal Atik ve Ruhi Sarıalp'i) Dünya Olimpiyat Birliğine gammazlar. Bu her ülkede olan bir şeydir ama adamlar ihbarı dikkate alırlar. Şampiyon adaylarımız olimpiyatlara katılamaz ve hiç yoktan madalyalar uçar. Yaşar Doğu zamanının çoğunu güreşçilere ayırmasına rağmen ailesini unutmaz. O iyi bir mümindir ve çocuklarını da iyi bir mümin olarak yetiştirmeye bakar. Yatsıyı kılar yatarlar, sabah ezanları okunurken ayakta olur, neşeyle kahvaltıya otururlar. Yaşar Doğu pehlivanları da evladı sayar gün boyu onlar için koşturur, sahipsiz güreşçilere iş bulmak için kamu ve özel kuruluşların kapılarını çalar. Sırf bu yüzden bürokratlarla samimi olur, dostlukları pekiştirmeye bakar. Bu arada güreş turnuvaları düzenler, gelirini fukara öğrencilere bağışlar. Yaşar Doğu zamanı gelince minderi bırakır ama güreşten kopamaz. Onu Güreş Milli Takımına hoca yaparlar. 1955 yılında İsveç'te ciddi bir kalp krizi geçirir. Tabibler güreş seyretmeyi bile yasaklasalar da o hastalığını ciddiye almaz. Nitekim yorgun kalbi bir daha tekler her fani gibi ölümü tadar. (1961) Yaşar Doğu'nun oğlu sporbilimci Prof. Dr. Gazanfer Doğu bakın babasını nasıl anlatıyor: "Babam mert ve dürüst bir köy çocuğuydu. Alavere dalavere tanımazdı, almaktan değil vermekten hoşlanırdı. İnandığı gibi yaşadı, servet peşinde koşmadı. Çok dindardı, iki rekat namaz kılmadan mindere çıkmazdı. Gazinoya götürürlerdi, o ayranını yudumlardı. İman gücüyle güreşir, 40 derece sıtma ateşi ile madalya alırdı. Lâkin onu madalya sayısı ile değerlendiren yanlış yapar. Zira o devirde Cihan Harbi patladı ve Türkiye 10 yıl uluslararası yarışmalara katılmadı. Zaten o tarihlerde iki yılda bir Avrupa, 4 yılda bir dünya şampiyanosu yapılırdı. O çıktığı her maçı aldı ki; bu gün olsa birkaç yüz madalya toplardı. Güreşe 66 kiloda başladı, 87 oldu yine bırakmadı. Hatta ağıra da çıktı, devasa adamları yıktı. Hem grekoda, hem serbestte (üstelik 4 ayrı kategoride) güreşti ve hiç tuşlanmadı. Gelgelelim önemli olan onun güreşçiliğinden ziyade spor adabıydı. Karış karış Anadolu'yu gezer şampiyon adayı arardı. Evimize o kadar çok güreşçi geliyordu ki 5 oda yetmiyordu. Nitekim Dağıstanlı'ları, Hamit Kaplan'ları, Ahmet Ayık'ları o kazandırdı. Tevfik Kış iki kere köyüne kaçtı, babam ayağına kadar gidip takıma çağırdı. Eskiden tek dert bayrak çektirtmek ve marş çaldırtmaktı. Elleriyle odun toplayıp su ısıtır, onunla yıkanırlardı. Stat ortasında tokat! Bir keresinde İstanbul Mithatpaşa Stadı'nda Avrupa Şampiyonası yapılıyor. Hamid Kaplan'a zayıf bir rakip düşüyor. Nasıl olsa yenecek ya, kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor, çocuğu madara ediyor. Babam Çerkezce ikaz ediyor, Hamid duymazlıktan geliyor. Türkçe söylüyor "ı ıh!" Babam da kızıp minderin kenarından uzaklaşıyor. Hamid bunu farkedince rakibini anında tuşluyor ve peşinden koşup babamın önüne geçiyor. Rahmetli ona öyle bir tokat aşkediyor ki ortalık çın çın çınlıyor. Düşünün Mithatpaşa Stadı'nda bir şampiyonu tokatlayacaksınız. Bugün olsa ortalık yıkılır. Ama Hamid edeple Yaşar Hocasının elini yakalıyor ve öpüp başına koyuyor. Babam ona sarılıyor, başlıyorlar mı hıçkıra hıçkıra ağlamaya... Yaşar Doğu karşısındaki gâvur da olsa alaya almaz, işini dosdoğru yapar. Talebeleri de öyle olmalıdırlar..."