Daha evvel anlatmıştık... Uhud Savaşında kayıp veren Lıhyanoğulları intikam hırsına kapılır, çölün kendi halinde kabilelerinden Adal ve Kare'lileri kullanarak bir tuzak kurarlar. "Bize İslamı öğretin" diye çağırdıkları sahabeleri 200 savaşçıyla kuşatırlar. Müminler müşriklere teslim olmaz, arslanlar gibi vuruşurlar. Ama cengin neticesi bellidir, nitekim Mersed bin Ebî Mersed, Halid bin Ebî Bukeyr, Abdullah bin Târık ve Muattib bin Ubeyd ile Asım bin Sabit (Radıyallahu anhüm) şehid olurlar. Zeyd bin Desinne ile Hubeyb bin Adiyy'i ise yaralayıp yakalar, Kureyşlilere satarlar. Bedir Savaşında öldürülen azılı kafir Ümeyye bin Halef'in oğlu Safvan, Hubeyb için adeta bir servet öder, onu tadını çıkara çıkara doğramak için masraftan kaçınmaz! O gün Kureyş liderleri, bütün Mekkelileri Tenîm Meydanına toplar ve bu iki güzide sahabeyi kana boyayarak göz korkutmayı hesaplarlar. Müşrikler gençleri ön safta ağırlar, işkenceden keyif almaları için ne gerekiyorsa yaparlar. İşte Said bin Amir hadisenin bir kulaç kadar yakınındadır ve Hazret-i Hubeyb'in fısıltılarını bile duyar. Adettendir ya Hubeyb'e de son arzusunu sorarlar. Büyük sahabe infazdan evvel iki rekat namaz kılmayı arzular. Nedendir bilinmez bu talebi makul bulurlar. O namaz... Hubeyb huşu ve hudu içinde namaza durur. Ellerini yüzüne sürerken "Vallahi, ölümden korktuğum için uzattığımı sanmayacaklarını bilsem, daha fazla kılmak isterdim" der, ne kıraata ne secdeye rukuya doyar. Kureyş'in önde gelenleri nurlu mücahidi işkence direğine bağlarken seslerini yumuşatır, gülümsemeye çalışırlar. Ona, "karşı konulması güç" tekliflerde bulunurlar. Güzel güzel kızlar, ev, hayvan, para, itibar... İstedikleri sadece iki kelimedir: âlemlerin Efendisini inkâr!.. Laf arasında Mekkelilerden biri "aslında darağacına Muhammed'i çekmeliydik, sizi verip onu almalıydık" deyince Hazret-i Hubeyb "asla" der, "ben Resulullah'ın ayağına diken battığına dayanamam..." Müşriklere bu kadarı da yeter, artık onu konuşturmazlar. Bir anda oklar kargılar yağar, satırlar bıçaklar girer girer çıkar. Kafirler ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar onun yüzünü kıbleden ayıramazlar. Sadece bir ara Medine'ye doğru bakar "Esselâmü aleyke ya Resûlallah!" der o kadar... Bu ne aşk? Said bin Amir çocukluktan yeni kurtulmuş bir gençtir, bu sahne yüreğini burkar. Tepki alacağını bile bile gözlerini kapar, yüzünü buruşturarak evine kaçar. Keşke işkenceye mani olabilse... Ama bu iş onu aşar. Doğrusu Hazret-i Hubeyb'den çok etkilenmiştir ve bu hadiseye bulaşanların helak olacağına "adı gibi" inanmaya başlar. Hele nurlu cesetten kırk gün boyunca kan sızınca ve güller, miskler gibi kokunca içinde bir şeyler kıpırdar. Rüyalarında hep Hubeyb'i görür ve artık Hubeyb gibi olmaya bakar. Nitekim aslanlar gibi ortaya çıkar, sırtlanların şaşkın bakışlarına aldırmadan iman ettiğini açıklar. Sonra çıkınını omzuna atıp Medine yollarına vurur, büyük bir huzurla sahrayı adımlar. Hazret-i Said, Hayber'in fethinde Server-i alem'in emri altında kılıç sallar. Artık Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) er olmaya bakar. Hazret-i Ebu Bekir bu salih mümini hoş tutar, zaman zaman fikrini sorar. Hazret-i Ömer Halife olunca onu Humus Valiliğine atar. Valiye bak!.. Said bin Amir makamdan mevkiden hoşlanmaz, kul hakkından çok korkar. Ama emir emirdir, vazifeden kaçamaz. Söz konusu vebal misli misli Hazreti Ömer'in sırtındadır, onu halife yapanlardan biri kendisidir, şimdi yalnız bırakacak değildir ya. Hazret-i Ömer Şam-ı şerifin fethinden sonra yöreyi dolanır bu arada Humus'a da uğrar. Şehir eşrafı sıkıntılarını dileklerini anlatır bu arada fukaranın adı yazılı bir listeyi halifenin önüne koyarlar. Hazret-i Ömer listede valisinin adını görünce çok şaşar. "Siz onun fakir olduğunu nereden biliyorsunuz" diye sorar. -Bilmeyen mi var? Maaş kabul etmez, ama borçtan harçtan da kurtulamaz. Odun alamadıkları için bütün kış titredi durdular. Hamurunu kendi tutar, ekmeğini kendi yapar. O kadar iş arasında bir de hasta hanımına bakar. Zaten tek kat elbisesi var, onu yıkadığı günler dışarı bile çıkamaz. Hazret-i Ömer bir çantaya bin dirhem gümüş koydurup Said bin Amir'e yollar. Fukara valinin hanımı nasıl sevinir anlatılamaz, "nihayet ocağımız tütecek, hizmetçilerimiz olacak" der, adeta bayram yapar. Hazreti Said karısının hevesini kırmaz "ancak" der, "bilirsin hazıra dağ dayanmaz. Bunu birine verelim çalıştırsın, geliri bize yeter de artar..." Hakiki kâr... Hanımı "nasıl istersen" der, ayağına takılmaz. Hazret-i Said hemen o gün paraları fukaraya dağıtır, kendine tek kuruş ayırmaz. Bu gerçekten kârlı bir ortaklık olmuştur, aklı olan böyle yapar. Nitekim karısı da hadiseyi öğrenir, Efendisine "bana bakma, bildiğinden şaşma" der, "sen hep böyle kal!" Öyle ya "Ümmetimin fakirleri zenginlerinden beşyüz sene önce Cennete girerler" hadisi şerifini kulakları ile duyan bir sahabe başka ne yapar? Bu müşfik vali, sadece müminlere değil İslam sancağı altında yaşayan gayri müslimlere de yumuşak davranır, sırf bu yüzden nicesi Müslüman olurlar. Hatta bir keresinde Hazret-i Ömer Humuslulara sorar: "Ona neden bu kadar muhabbet ediyorsunuz?" Cevap kısa ve özlüdür: - Dert ortağımızdır da ondan... Bu büyük sahabe 641 yılında Rakka'da vefât eder ve orada yatar. Makamı âlâ ola!