Şazili büyüklerinden Muhammed Cezûlî

A -
A +

Kuzeyini Akdeniz'e, batısını Atlas Okyanusuna veren Fas, şirin bir ülkedir, burada Araplar, Berberiler, Tuaregler birlikte yaşarlar. Hepsi de mert insanlardır, dost canlısıdırlar. Ancak yörede töreler çok güçlüdür, bu yüzden zaman zaman manasız çatışmalar çıkar. Hicri 870 yılında doğan Şerif Muhammed, Süleyman Cezûlî gibi eli öpülesi bir büyüğün oğludur ve babasına lâyık bir oğul olmaya bakar. Yıllarca Fes şehrinde (Saffârin Medreselerinde) tahsîl yapar. Nitekim icazetini dürüp, göğsüne koyar, doğup büyüdüğü Sus şehrine gelir, talipleri okutmaya başlar... Gelgelelim o günlerde iki kabile arasında dozu gittikçe artan bir gerginlik yaşanır. Şerif Muhammed'in sahrada dolandığı günlerde ilk kıvılcım patlar, bir tarafın adamları öbür taraftan bir genci sıkıştırıp paralarlar... Ve ok yaydan çıkar. Ölen gencin kabilesi hem güçlü, hem de kan dökücüdür, ihtimal ki bunun hesabını "fena sorarlar". Bu iklimde kılıçlar çekilmeye görsün, bir daha sükuneti sağlamak kolay olmaz. Muhammed Cezûlî kimsenin aklına gelmeyecek ve çok az insanın cesaret edebileceği bir şey yapar, "katil benim" deyip ortaya çıkar. Sürgün yılları Bir başkası olsa kan oluk olup akar ama bir Peygamber torununa saldıramazlar. Yine de aralarında tutmaz, baba yurdundan uzaklaştırırlar. Muhammed Cezûlî de bahane ile Mekke, Medîne, Kudüs gibi ilim merkezlerini dolanır, sohbetten sohbete koşar. Hak âşıklarından inci mercan toplamaya bakar. Yıllar sonra yine ata topraklarına döner. Tit şehrinde Şâzilî dervişleri arasına katılır ve Ebû Abdullah Muhammed hazretlerinden feyz almaya bakar. Dile kolay tam on dört yıl halvete çekilip kemale erer ve hocasının emrettiği yerde dergâhını açar. Talebeleri öyle çoğalır ki, on binlerle sayılırlar. Muhammed Cezûlî hazretleri bir gün bir kuyu başına varır, abdest tazelese, hararetini kandırsa iyidir ama ortalıkta su çekecek alet edevat bulunmaz. Ne çıkrık ne makara, ne ip ne kova. Şaşkın şaşkın bakınırken bir kız çocuğu görünür, yavrucak kuyuya yaklaşıp bir şeyler mırıldanır, Allahü teâlânın izni ile kuyu kabarıp taşar. Muhammed Cezûlî hazretleri kızcağıza sorar; "Sen ne yaptın da bu dereceye nâil oldun?" -Bilmem... Sadece Resûl-i ekrem'e çok salevat okurum o kadar... İyi de hangisi? Muhammed Cezûlî hazretleri o günden sonra daha fazla salevat okumaya niyetlenir.İyi ama hangi salevat? O gece sabaha kadar bir sağa bir sola döner, düşünceden uyuyamaz. Gecenin bir vakti hanımının kalktığını fark eder, kadın en güzel elbisesini giyer, en süslü tülbentini takar, dışarı çıkar. Merak bu ya izlemeye başlar. Bir ara iki aslanın ona doğru yaklaştıklarını görür ve çok korkar. Lakin hayvanlar bir kedi gibi kadıncağıza sokulur, ona muhafızlık yaparlar. Biirlikte su üstünde yürüyüp yakınlardaki adacığa çıkarlar. Kadın abdestini alır, seccadesini yayar, huşu ile namaza başlar. Ama nasıl namaz, aldığı tad, duyduğu haz öylesine bellidir ki, özenmeye başlar. Namazını bitirince ellerini açar, duasını yapar, seccadesini toplar. Muhammed Cezuli hanımından önce eve döner, uyuyor gibi yapar. Kadın sessizce gelir kocasının yanına yatar. Bir sonraki gece yine kalkar, giyinir, kuşanır, adaya koşar. Yine abdest, namaz... Yine aslanlar... Sonraki gece bir daha... Muhammed Cezûli hazretleri uzun uzun düşünür. Hanımının hallerinden habersiz gibi mi davransa uygundur, yoksa sırrını öğrenmeye mi çalışsa... Delâil-ül-Hayrât Aslında bihaber gibi durmak en iyisidir ama... Ya ufacık bir çabayla kazanılacak büyük mertebeler varsa? Nitekim cesaretini toplar, kenarından köşesinden mevzuya girip usulünce sorar: "Geceleri aslanları yanına alıp deryaları adımlayanlar, kuytu adalarda namaz kılanlar var, acaba onlar bu mertebeye nasıl ulaştılar?" - Onlar Resûl-i ekreme çok salevât-ı şerîfe okumuş olmalılar. - İyi ama hangisi? Malum yüzlerce salevât-ı şerîfe var. - Bunu söylemeye salahiyetleri var mı acaba? - Bunu öğrenmeyi ne kadar isterdim. Öyle birini bulsam ayaklarına kapanır ve... - Sözü dolandırmanıza gerek yok, siz beni takip etmiş ve sırrıma vakıf olmuşsunuz. Müsaade edin bu gece istihâreye yatayım, uygun görülürse seve seve açıklarım. Ancak açıkça söylemesine izin çıkmaz. Kadıncağız yine de bir yolunu bulur, kocasını mahrum bırakmaz. "Siz bildiğiniz salavatları yazın bakayım" der "içinde varsa var derim yoksa sesimi çıkarmam." Muhammed Cezûlî hazretleri aylarca uğraşır ve bilinen bütün selavatı şerifleri toplar. Hanımı bu kitapçığı okur ve "tamam" der, "içinde var! Hatta birkaç yerinde var!" İşte Delâil-ül-Hayrât (Hayırlara deliller) ve Meşârık-ul-Envâr (nûrların doğuşu) adlı eserler böyle yazılırlar. Kara Davut Yaklaşık 5 asır önce Kara Davud adıyla tanınan Muhammed bin Kemal İzmiti Hazretleri (Bursa'da medfundur) Delâil-ül Hayrât kitabını Türkçeye çevirir, yanına da bir şerh yazar. Dedelerimiz, ninelerimiz bu kitabı çok okur, kızlarının çeyiz sandığına koyarlar. Bir ara Cezûlî' hazretlerinin kabrinin bulunduğu belde İspanyolların eline geçer, talebeleri "hocamızı küffar elinde bırakmayalım" diyerek kabrini açarlar. Büyük veli, aradan geçen yetmiş yıla rağmen sanki canlıdır. Nurlu naaşını alıp, Merrâkûş'a (Merakeş) getirir, kabrinin üzerine bir türbe yaparlar.

UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.