Roma'da imparatorlar, zaferle döndüklerinde muhteşem törenlerle karşılanırlar. Binlerce esir altın tahtları çeker, borazanlar trampetler ortalığı yıkarlar. Hep bir ağızdan marşlar söyler, yoluna çiçek ler atarlar. Ancak imparatorun iki yanına iki köle sokulur, bunlar bir yandan yelpaze sallar, bir yandan "öncekileri unutma" diye fısıldarlar. Hani "burdan kimler geldi, kimler geçti, havalara girme" diye ikazda bulunurlar. Ancak Sezar'ın yalakaları bu âdeti kaldırır onu "haşa" tanrılık makamına çıkarırlar. Devlet kesesinden yağcılık yapan şerefsizler "Jüpiter Julius" adına tapınaklar kurar, ortalığı putlarla donatırlar. Eğer Sezar'ın bir şey yaratmaya gücü yetse önce kendisi için saç diler, kel kafasını defne dalları ile örtüp saklamaktan kurtulmaya bakar. Kelin ilacı olsa... İyi haber alan kaynaklara göre Sezar, saçsız başı yüzünden otoritesinin sarsıldığını düşünür, başka şeye gülenlerden bile kıllanır, kendisiyle alay edildiğini sanar. Zavallı Kleopatra, "böyle daha karizmatik oluyorsun şekerim" dese de inanmaz, denemedik ilaç, gitmedik kocakarı bırakmaz. Mısırlı rahipler geyik iliği, at dişi unu ve ayı yağını karıştırıp merhem yapar, kafasına bularlar. Üstüne kavrulmuş fare özütü de ekerler ama hayrı olmaz. Koca imparator başını ineklere mi yalatmaz, soğan sarımsakla mı ovmaz, tepetaklak mı durmaz, tavuk pisliğinden, yılan hülasasına her yolu dener lâkin derdine çare bulamaz. Neticede ensesindeki saçları uzatıp öne doğru yapıştırır. Evet manzarayı kurtarır ama rüzgâr çıkmazsa... Yine bu nasıl tanrılıksa kendi baş ağrısına bile şifa bulamaz, migren nöbetlerinden kurtulabilmek için kimlerin kapısını çalmaz? Son günlerde gözünün önüne ışıklı noktalar belirir ki bu birazdan ağrı başlayacak demektir. Krizden kaçabilmek için kendini karanlık odalara (ne hayrı olacaksa) kapar. Uzak ülkelerden getirilen tabipler yaz ise portakal suyu, kış ise kavun karpuz tavsiye edip süre kazanmaya bakarlar. Büyücüler hepten fırıldaktır, gladyatör kanı, kaplan salyası, bebek beyni ve fok balığı ciğerinden manasız karışımlar hazırlar, bunları kıvamında küflendirebilmek için taşlarından rutubet sızan dehlizler ararlar. Eh anlaşılacağı üzere bu iğrenç macunlar mide kaldırmaktan başka bir işe yaramaz. Sezar "ha geldim ha gelicem" diye işaret veren kriz korkusundan Senatoda yapacağı konuşmaları bile iptal eder, kürsüyü Markus Antonyus'a bırakıp, derdine yanar. Sezar'ın kafasındaki diktatör krallardan bile güçlü olmalıdır. Krallardan güçlü olmak için önce kral olmak gerekir ki inceden inceye çalışıp bunun alt yapısını hazırlar. Ama hasımları ona bu fırsatı vermemekte kararlıdırlar. Brütüs'e küfür yağdırır Sezar sayısız suikast geçirir ama kâh aşılmaz duvarlardan atlayarak, kâh iri dalgalı denizleri kulaçlayarak kurtulmayı başarır. Gelgelelim artık o eski Sezar değildir, direnecek takati kalmaz. Elbette "kuşları" ona "60 kişinin müdahil olduğu bir suikastin" haberini ulaştırırlar. Ama anlaşılmaz bir teslimiyetle akıbetine yürür, yeni bir kavga başlatmaz. Belki de tehditlere kulak asmadığını göstererek güçlü ve korkusuz olduğunu ispata kalkar. Olacak bu ya günlerdir senatoya uğramayan Sezar o gün kendini çok zinde hisseder hatta Senato Binasına girerken bir dost tarafından eline sıkıştırılan uyarı kağıdını ciddiye almaz. Nitekim aralarında evlatlığı Brütüs'ün de bulunduğu katiller onu araya alır ve gözlerini kırpmadan bıçaklarlar. İhtimal ki Sezar Brütüs'e küfürler yağdırır ama Sezar'dan çok Sezarcılar "bip-pip" sesiyle geçilen yerlere "sen de mi Brütüs" gibi aynalı bir cümle yakıştırır, hadiseye "dramatik bir öge" katarlar. Evet Sezar, hırslıdır, acımasızdır, mânâsız savaşlar yapar... Kendisi süfli yaşasa da halkı hizaya sokar mesela kadınlarla erkeklerin aynı hamamlarda yıkanmalarını ve ahlâka mugayir giyinmelerini yasaklar. Çürümüş, yozlaşmış sınıf iktidarını yıkar, yerine güçlü bir idare kurar. Kimbilir, belki de Roma'nın ömrü bu yüzden uzar. Boşuna değil, tarihçiler "eğer o düşündüklerini gerçekleştirebilseydi dünyamız bugünkünden farklı olurdu" yorumunda bulunurlar. Takvimlerde yaşar Sezar sıradan bir imparator ve alalade bir komutan değildir. O güne kadar ele alınmayan konulara da kafa yorar. Mesela İskenderiyeli astrolog Sosigenes'e yeni bir takvim düzenletir. Şaka değil Avrupa 16 asır "Jülien Takvimi"yle yatıp kalkar. Bu takvimde 365 gün ve 12 ay vardır. Her 4 senede bir gün artar. Yıl, Janianus'la (kutsal Janos) başlar, onu Februarius, (arınma), Martius (Mars), Aprilis (Aphrodite), Maius (Atlas'ın kızı ve Hermes'in annesi Maia), Junius (Junon) izler. Sonra elbette Julius (bizzat kendisi) gelir ve bir sonraki ayı yeğeni Agustus'a bağışlar. September, October, November ve December (9'uncu, 10'uncu filan) peş peşe sıralanırlar. Önce lisan! Sezar, bir gün Senato'da nutuk atarken ağzından uyduruk kaydırık bir kelime çıkar. Senatörlerden biri derhal ayağa kalkar ve: "Böyle bir kelimeyi kullanamazsınız" diye yırtınmaya başlar. Sezar sorar: "Neden?" - Çünkü Lâtince değildir! / - Canım ben bir İmparator olarak istediğimi Roma vatandaşı yapabiliyor muyum? / - Elbette / - Öyleyse tamam. O kelimeyi de Roma diline kattım gitti. Senatör "Asla" diye diklenir, "istediğinizi vatandaş yapabilir, istemediğinizi vatandaşlıktan çıkarabilirsiniz ama bir kelimenin Latince olup olmayacağına 'siz' değil, 'halk' karar verir!"