Sinemanın babası Marlon Brando

A -
A +

Altmışlı yıllar... Marlon "Wild One" filmini çevirince gençler bir tuhaf olurlar. İyi aile çocukları bile şirazeden çıkar, memleketin tozunu atarlar. İsyankârlar onun gibi deri ceket giyer, motosikletli çeteler kurarlar. Şerifi, polisi, kırmızı ışığı, hatta başkanı sallamaz, kurallara meydan okurlar. Marlon, Anadolu'da bile şöhret olur, ancak yazlık sinemalara müşteri toplayan çığırtkanlar, mikrofonu tükürüğe boğduklarından olsa gerek bizim kuşak onu "Naylon Branda" diye hatırlar. Marlon'un yıldızı devletle barışmaz, önce nükleer karşıtı hareketin içinde yer alır, ardından Paul Newman'la birlikte otobüslerde süregiden ırk ayrımına başkaldırırlar... Bir Kızılderili reisiyle nehirde "ruhsatsız" balık tutarak "sivil itaatsizlik" yapar. Tutuklanır, sorguya çekilir ama umursamaz. Derken küresel ısınmaya sebep olan tröstlerle boğuşmaya başlar. 1968 yılında Martin Luther King'in katledilişini protesto eder, Kara Panter'lere ve hapse düşen zencilere omuz çıkar. Irk ve sınıf ayırımından yana olan Güney eyaletleri ondan felaket tırsar, filmlerini yasaklarlar. Bu ne perhiz? Marlon Brando'nun Nazi kamplarında yaşanan zulme tepki göstermesi normaldir ancak İsrail'in kuruluşunu anlatan "A Flag Is Born"da oynaması anlaşılamaz. Adı ezilenlerle birlikte anılan bir efsane, Filistin dramını gördükten sonra Yahudilerin yanında nasıl durabilir akıl almaz. Herhalde yine "parayı reddedecek kadar ahlaklı değilim" sözüne sığınmış olmalıdır! Belki de Hollywood'daki Yahudi gücünden korkar. Beyazperde patronları Marlon'un kendilerine rağmen yükselişini tehlikeli bulur ve onu "ödüllendirerek" cezalandırırlar. 1954 yılında, "Rıhtım Üstünde" filmindeki rolünü Oscar'a lâyık bulurlar. İnanır mısınız asi gencin "tılsım"ı bozuluverir, ayan beyan teklemeye başlar. O günden sonra yönetmenlere saç baş yoldurtur, oyuncularla didişir, senoryalara karışır, asabi biri olur çıkar. Sırf bu yüzden filmlerin çekimi uzar, masraflar artar. Üç beş başarısız denemeden sonra oyunculuktan bıkar, gider Tahiti'de bir ada alır, hayatını yaşar. Zaten saygısız ve küstahdır, iyice zıvanadan çıkar. Canlı yayınlanan şovda Larry King'i dudaklarından öpünce hayranlarının bile midesi kalkar. Adamcağız şaşırır kalır, programı zor toparlar. Boş ve gereksiz Bu arada "sinemanın boş ve gereksiz" olduğunu söyleyerek sektörden geçinenlerin nasırına basar. Aradan uzuuun yıllar geçer, Mario Puzo'nun "Baba" filmindeki "büyük baba" rolü için adı geçer ama Coppola'nın haricinde kimse ona inanmaz hatta "gişe hasılatını zehirlemesinden" korkarlar. Marlon deneme çekimlerinde ağzının içine kağıt mendil doldurarak çıkar. Onu tanıyamayan şirket sahipleri "İtalyan'a benziyor, oyunculuğu da var mı acaba" der ve baltayı taşa vururlar. Brando'ya verilen ücret sadece 250 bin dolardır, halbuki 10 yıl önce bu paralara dönüp de bakmaz. Neyse Marlon sette dolanırken eline geçirdiği makyaj kalemi ile kendine bir badem bıyık yapar. Oğlunun ölüm haberini alan baba rolünü oynarken alnının damarı atar. Ve kısık sesli ihtiyar, unutulmaz oyunuyla Oscar almakta zorlanmaz. Marlon Brando ödül törenine "Küçüktüy" adlı bir yerli kadını yollar ve bir şekilde "Kızılderililerin ödül almasını" sağlar. Küçüktüy mikrofon başında liseli eylemciler gibi bildiri okur, ABD yönetimini yerin dibine sokar. Takdir edersiniz ki beyaz adamlar bu çıkışa bozulur, zavallıyı kürsüden indirir, yaka-paça dışarı atarlar. Haciz kapıda Baba peşinde koşan onca kadına rağmen bir Tahiti yerlisi ile evlenir ve kızına da Kızılderili adı koyar. 1978 yılında "Superman"deki rolü sadece 10 dakika sürer ama aldığı ücreti duyanların dudakları uçuklar. Kaldı ki yazdığı çekler çoğu zaman paraya çevrilmez, çünkü imzasının değeri çekin taşıdığı rakamı aşar. 90'lı yıllarda Brando akla gelmez sıkıntılar yaşar. Oğlu Christian, kızı Cheyenne'nin erkek arkadaşını öldürür. Delikanlıyı kodese tıkarlar, kızı ise canına kıyar. Hastane hapishane, kefalet, tazminat derken servet suyunu çeker ve meteliğe kurşun atar. Otistik çocuğuna bakan kadının ücretini dahi ödeyemez, hizmetçisiyle "papaz" olurlar. Borç batağı içinde yaşayan ünlü aktör devletten sadece 750 dolar aylık alır ve haczedilmesin diye Oscar ödülünü saklar. "Big Bug Man" adlı filmde seslendirme yaparak para kazanmaya karar verdiğinde yaşı 80'i aşar. Bakıcı kadının tehditlerinden öyle bunalır ki set işçiliği verseler, öper başına koyar. Hollywood vefasızdır, onu taklid ederek şöhrete ulaşanlar (Robert De Niro ve Al Pacino) dalgalarına bakarlar. Sadece Jack Nicholos arar sorar, cebine para koyar. Ancak bütün bunlara rağmen kuyruğu dik tutar, tek gözlü pis bir bungalovda sefaletle boğuştuğu günlerde bile Irak'taki çocukları unutmaz, cılız emekli maaşından ayırdığı dolarları Bağdat'a yollar... Son yıllarında kendine bakamaz, çok şişmanlar, onun motosikletli halini hatırlayanlar, balinaya dönen babayı görseler tanıyamazlar. İbretli final Bir hastane köşesinde hayata veda eden Marlon Brando'nun cenaze merasimi de farklı olur. "Medya patronları beni fıstık ezmesi gibi ekmeklerinin üstüne sürmesinler" sözüyle tanınan aykırı aktör cesedini de "turistik değer" olarak kullandırmaz, naaşının yakılıp adasına serpilmesini arzular. Kör ölünce badem gözlü olur, koleksiyoncular eşyalarını kapışır, son yıllarında tek centi kalmayan fukaranın notlarına, mektuplarına, fotoğraflarına tam 2.4 milyon dolar sayarlar. Nasıl iyi bir araştırma değil mi? Eee sinemayı bilen böyle yazar. Teşekkürler Kurtbay.

UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.