Sıra dışı komiser Sarraf Niyazi

A -
A +

Osmanlı'da zımminin (gayri müslimlerin) hakkı bellidir. Alır, satar, çocuklarına istedikleri adı koyarlar. Diledikleri sektörde çalışır, inandıkları gibi tapınırlar. Kimse tavuklarına kış demez, mağduru bizzat padişah arkalar. Ancak Tanzimat Fermanı ile azınlıklar, Türklerden ziyade haklara sahip olurlar. Olurlar da muti mi kalırlar? Aksine kudurur, (biraz da Avrupalıların kışkırtmasıyla) huzura limon sıkarlar. Elbette Eyüp, Fatih, Üsküdar gibi semtlerde esamileri okunmaz ama Pera, Tatavla onlardan sorulur, hele ki Büyükada... Adalı serseriler ne bekçiden, ne polisten korkar, hadise mahallinde çoğalır, işi gargaraya getirmeye bakarlar. Üç beş memur n'apsın, elbette aciz kalırlar. Zamanın Polis Müdürü Giritli Kemal Bey bu gidişe dur demeye niyetlidir, emrinde nice güngörmüş zabit vardır ama o Adalıların hakkından gelecek ismi iyi bilir. Eğer Sarraf Niyazi namıyla anılan kabadayıyı Serkomiser yapmayı başarırsa işi kestirmeden bitirir. Okumuş çocuk Aslında Aksaraylı Niyazi hayli mürekkep yalar. Babası itibarlı bir sarraftır ve onun okumasını çok arzular. Niyazi Tıbbiye son sınıfa kadar gelir ama hekimliğe ısınamaz. Bir başkasının hakkına tevacüz etmemek için tahsiline nokta koyar, yatay geçişle aleme akar. Sarraf, ustura kasatura, hançer pala, çakı çakmak, tabanca bıçak bilumum kesici ve delici aleti ustalıkla kullanır ama elini asla kabzaya atmaz. Bileğinde zehir gibi bir güç vardır, tokadını yiyen iflah olmaz. Boyu 2 metreye varmasına rağmen çocuk yüreklidir, tebessümü sıcak, eli açıktır, hayırdan hasenattan haz duyar. Fakire fukaraya dağıta dağıta babasından kalan serveti bitirir, koca sarraf dükkanını batırır, hiiiç acımaz. Uzatmayalım, "seni merkezden çağırıyorlar" denince tutulur kalır, "ne iş, çoktandır vukuatımız da olmadı ama" der, bir tereddüt yaşar. Neyse tıraşını olur, maçasını efendi işi yapar, amirin kapısını çalar. Kemal Bey mevzuya kestirmeden dalar "Ada'da asayiş berkemal" der, "Rumlar çok şımardılar, devleti sallamıyorlar. Gel bizi yalnız koyma." Sarraf Niyazi'nin asayişle, anarşiyle işi olmaz ama "vatan millet" dendi mi duran sular akar, vazifeden kaçamaz. Bir cuma günü koltuğuna oturur ve adamlarını toplayıp istişare toplantısı yapar. Adanın bir güzelliği suç işleyen sırra kadem basamaz. Ertesi sabah vapur gelene kadar kimse bir yere kıpırdayamaz. Kendisi de devriye gezer, ufak tefek nizaları ayak üstü halleder, tarafları kucaklaştırmaya bakar. Yaşlılar onun gözlerindeki kararlılığı yakalar, ayağına takılmamaya bakarlar. Ancak gençler şalakacıdır, ne durdan ne çüşten anlarlar. Günün birinde Pandeli adlı bir yarma rezalet çıkarır, içer, söğer, kusar. Sarraf Niyazi itle kopukla muhatap olacak değildir ya, alın getirin der adamlarını yollar. Ancak Pandeli inat eder, "erkekse gelsin kendi alsın" deyip posta koyar. Sarraf bunu duyunca kalkar, omzuna kaputunu atar, başına fesini takar. Yıllardır yörede vazife yapan zaptiyeler "Boş ver komiserim, bulaşma " derler "arkası kalabalık başına iş alma!" İşte Sarraf da en çok buna kızar, ardı kalabalıkmış... Ne demek bulaşma!.. Niyazi Bey gazinoya öyle bir girer ki çalanlar söyleyenler lal olurlar. Sarraf "benim memurumu dinlemeyen edepsiz kim" diye sorunca Pandeli ortaya çıkar, içkiden gevremiş bir sesle "benim" der, "n'olcak?" Sarraf, kehribar tesbihini kabadayı müsveddesinin âdeta gözüne sokar. "Sana gel dendi mi geleceksin" der, "burada kanun var, nizam var, devlet var!" - Başlarım devletinden, kanunundan... Bir diz bir kafa Pandeli sözünü tamamlayamaz, Sarraf bir tekmede masayı devirir, yüz kiloluk herifi tek elle gırtlağından yakalayıp kaldırır, götürüp pencereye çarpar. Adam camı çerçeveyi kırar, şangırtıyla denize uçar. - Beyler! Başka banyo yapmak isteyen var mı? Çıt çıkmaz. Kopuk takımı nefes bile almaz. Bakar millet donmuş kalmış, su yutmaya başlayan haytayı ensesinden tutup iskeleye alır, karakola götürürken Pandeli ayaklarına kapanır, "ben ettim sen etme," diye zırlamaya başlar. Sarraf "ben adamı Karakolda marizleyecek kadar küçük değilim" der, "hesaplaşmak isteyenin içinde kalmasın, bakın sırf bu yüzden uniformamı giymiyorum, her yerde kavgaya varım." Pandeli'ye Karakolda kuru elbise verir, kahve içirir, yaralarına pansuman yapar. Bir olur, artık Rumlar çocuklarını Sarraf'la korkuturlar. Anneler babalar "eğer ben de karakola gitmezsem" dediler mi anında üste çıkarlar. Halbuki Sarraf babacandır, yaz geceleri mandolin, akordiyon çalan gençlere karışmaz, ancak kandiller sönmeye başladı mı "Hadi bakayım kuzum, sen de kızım" der alayını evlerine yollar. Haneberduşlar, külhaniler, kopuklar, karmonyalacılar mıntıkada dolanamaz olurlar. Sarraf Niyazi mütareke yıllarında ortalıkta dolanan serpuşlu işgalcilere çok takar. Bir gün Yeniköy sahilinde laubalilik yapan 10 Fransız askerini ufalar, buruşturup buruşturup denize atar. Fransız subayları şiir gibi dövüşen Sarraf'a hayran olur, onu masalarına çağırırlar. Kendini bilen bir İstanbullu Frenk kâfirinin çayını çorbasını içecek değildir ya, hele işgalcilerin masasına oturmak onu hepten bozar. Soğuk bir teşekkür eder, mazur görülmesini arzular. Gün gelir Adalılar Sarraf Niyazi'den hoşlanmaya başlarlar. Zira ne hırsız uğursuz kalır, ne de gürültü patırtı kopar. Ancak Polis Müdürü Giritli Kemal, mutasarrıf olup da ayrılınca... Teşkilat elbette bünyeden yetişen biriyle çalışmak ister. Belki gidip görüşse, dengeleri anlatsa makamında kalabilir ama o asla dalkavukluk yapamaz. Teftişe gelen ilk devletliye acı kahvesini söyler, teferruata girmeden istifa mektubunu yazar, önüne koyar. Muhatabının şaşkın bakışları arasında ceketini alır, Allahaısmarladık der çıkar... O kadar!

UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.