Bizans İmparatoru 11'inci Konstantin Paleolagos uzun yıllar Mora Despotluğu yapar, ağabeyi (8'inci İoannes) vâris bırakmadan ölünce bir Katalon kadırgası ile İstanbul'a koşar ve tahta çıkar (1449). Konstantin Ortadoks olmasına rağmen Katoliklerle de sıcak temaslar kurar, Ferrara-Floransa Konsiline katılarak birleşmekten yana tavır koyar. O ki Efendimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) vaad etmiştir, İstanbul er ya da geç feth olunacaktır. Lâkin Fatih bu "birleşme" kelimesini hafife almaz. En kısa zamanda şehri kuşatır ve ısrarla surları dövmeye başlar. İşte surların sallandığı günlerde Konstantin, bir baskın vermeyi planlarlar. Ancak Osmanlılar ansızın saldırınca panik çıkar. İmparator cepheden kaçan askerlerini yalvara yakara yerlerine yollar ve saldırı hevesini bir başka bahara saklar. Derken Osmanlılar yürüyen kulelerle surlara yanaşır ve ok yağdırırlar. Bu şaşkınlık esnasında taş, toprak dolu çuvalları hendeklere atmayı başarırlar. Ancak İmparator sabaha kadar kadın ve çocuklarla çalışır. Hem hendekleri temizletir, hem gedikleri tıkar. Üstelik grejuvayla (Rum ateşi) yürüyen kuleyi yakmayı başarırlar. Savaş kolay mı? Lâkin vakit geçtikçe gıda azalır, yorgunluk artar. Yardım için çıkan gemiler umduklarını bulamazlar. Konstantin askerlerine ücret ödeyemediği için söz dinletemez. Koca İmparator zenginlerden borç ister, ancak duymazdan gelirler. Garibin itibarı iki paralık olur. Hatta arabacılar bile diklenir, "mantaletleri (okçu paravanları) taşıyın" emrine omuz silkerler. Sonunda saraydaki şamdanları eritip para bastırır. Zira Bizans'ta adam çalıştırmanın tek yolu vardır: "Altın!" "Şehir kuşatmak" iki kelimeyle söylenir, ama kolay iş değildir. Bu kavga Osmanlı'yı da yıpratır, lâkin Bizans iyiden iyiye usanır. Muhafızlar açıktan açığa "öldükten sonra vuruşmanın mânâsı ne" der, dövüşü bırakırlar. Vurguncular fiyatlar yükselsin diye buğday saklar, bulanık suyu bile altınla satarlar. Konstantin son kez kalabalığı toplar ve onlara çok duygulu bir konuşma yapar. Doğrusu bu hitabet netice verir ve "ölümüne savaş" kararı alırlar. Fatih son bir kez İmparatora "kan dökülmesin" çağrısı yapar, geldiği yeri (Mora Despotluğunu) önüne koyar. Konstantin sadece kendini düşünen biri olsa bu teklife "hayır" demez, alır hazinesini keyfine bakar. Ama o "asla" der, adeta "posta" koyar. Bu arada Macar elçileri gelir ve kuşatmayı kaldırın tehtidinde bulunurlar. Gerginlik sürerken silah ve erzak dolu 4 büyük kalyon Haliç'e girip, demir atar. Yaygın kanaat bunların öncü oldukları hakkındadır. Güya yüzlerce parçalık Haçlı donanması Eğriboz ile Sakız aralarında bir yerlerde dolanmaktadırlar. Bozguncular seslerini yükseltir, "Be hey tıfıl! Yıldırım gibi bir cengaverin bile gücü yetmedi, İstanbul'u almak sana mı kaldı" demeye başlarlar. Hepsi bir yana da "eğlence arayan şımarık" benzetmesi Fatih'i çok yaralar. Yemekten içmekten kesilir ve sabahlara kadar ağlar. Yastığı sırılsıklam olur, öyle ya fidan fidan yiğitler toprağa düşerken o, gözünü nasıl kırpar? Vebal gürz olur beyninde zonklar, yüzünü kanatasıya yolar. Dayanacak takati kalmaz. Ancak Zağanos Paşa gibi serhat kurtları, söylentilere güler geçer. Batı dünyasının içinde bulunduğu durumu iyi bilir ve "Sen işine bak sultanım" derler, "şu anda yardım filan gelemez". Akşemseddin hazretleri ise "İstişare et karar ver ve asla dönme" düsturunu hatırlatarak ondan, güçlü olmasını ister. Büyük velî rahat ve rahatlatıcıdır. Israrla 29 Mayıs gecesini işaret eder ki, zamanın kutbu Ubeydullah-ı Ahrar onlarladır. Vakit saat gelince... Fatih hücum gününü duyurur, surlara ilk çıkana rütbeler vaad eder ve yağmayı serbest bırakır. Ordunun morali yükselir. Planlar son kez gözden geçirilir. Buna göre Hamza Bey denizden yaklaşacak, muhafızları yerinde tutacaktır. Zağanos Paşa, Haliç köprüsünden saldıracaktır. Ama hedef Topkapı'dır. O gece surlar biteviye hırpalanır. Düşmana nefes aldırılmaz. Hücum günü ilan edilince şehirden kaçışlar başlar ki, Fatih'in istediği de budur. Bayrampaşa vadisinde 300 metre büyüklüğünde bir gedik açılır, ancak burayı cansiperane savunurlar. O gece Marmara kıyılarından Galata sırtlarına "mum donanması" yapılır. Şehir, ışıktan bir çember içine alınır. Sahrayı saran kös sesleri infaz bekleyen mahkumları çıldırtan "saat tıktıklarını" andırır. Topçu ateşi gitgide hızlanır, surlar hallaç gibi atılır. Önce gençler ve tarikat ehli hücuma kalkar. Merdivenleri dayar, maniaları yıkarlar. Ardından tecrübeli Anadolu askerleri gelir ve surlarda tutunmayı başarırlar. Ulubatlı Hasan ve arkadaşları basamak olur, diğerlerine yol açarlar. Ancak 2 saat süren kanlı mücadeleden sonra ilerleyemez olurlar. Kiliselerin çanları acı acı çalar, halk taş yağdırmaya başlar. Şimdi bütün Bizans buradadır ve gırtlak gırtlağa bir kavga başlar. Türkler o kadar çok ok atarlar ki gökyüzü kararır. Nitekim bu oklardan biri komutan Jüstüniani'ye saplanır. Kan görünce ölüm korkusuna kapılan genç komutan gemisine çekilir. İmparator, adeta yalvarır "N'olur yapma kaptan, şu kadarcık yaradan bi şey olmaz" dese de anlatamaz. Onun kaçar gibi uzaklaşması görülmemiş bir panik başlatır. Sultan Mehmed iki rekat namaz kılar ve erlerinin arasına katılır. Artık Bizans'ın dayanacak gücü kalmamıştır. Halk telaşla kaçışır, kiliselere sığınır. Fatih, İmparatora Alpaslan'ın, Diyojen'e yaptığını yapacak insanca davranacaktır, lâkin cesedi bulunur ve bu arzusuna kavuşamaz. Bunca kanın dökülmesine sebep olan Konstantin'in "ileri görüşlü bir devlet adamı olup olmadığı" tartışılır ama o hırslı, inatçı ve gözükara bir komutandır...