Hazret-i Fudayl yıllarca yol kestikten sonra pişman olur, doğru yolu bulur. Evet hulus-i kalp ile tövbe eder ama kul hakkı batmanlarca yük gibi omzunda durmaktadır hâlâ... Mübarek, bir müddet ıssız sahralara çekilir, unutulmuş harabelerde günahlarına ağlar. Kara kara düşünüp "nasıl yapmalı, nerden başlamalı" sorusuna cevap arar. Sonra ani bir kararla şehre döner ve ilk rastladığı adama "Allah rızâsı için beni bağla, sultana götür" der, "hakkımdaki hüküm neyse yerine gelsin, Fudayl cezasını çeksin!" Haydi gel de böyle birini prangaya vur. Sultan, karşısında uslanmaz bir şaki değil de Allah korkusu ile titreyen bir veli bulunca tutulur, ona izzet ve ikrâmlarda bulunur. Halbuki Fudayl zindanlara kapatılmayı, zincirlere çakılmayı, falakalara yatırılmayı arzular. Hazret-i Fudayl yolunu kestiklerini tek tek bulur, kapılarını çalar. Aldıklarını fazlasıyla öder, hesabı ahirete bırakmamaya bakar. Doğrusu kervancılar ve tüccarlar onu büyük bir olgunlukla karşılar, muhabbetle el sıkışırlar. Ancaaak... Bana dinini anlat! ancak Ebîverd şehrinde yaşayan bir Yahûdî anlaşmaya yanaşmaz, yalvarır, yakarır nafile, bütün tekliflere kulak tıkar. Fudayl bin İyâd sırf gönlü olsun diye hizmetçilik mi yapmaz, su mu taşımaz, odun mu kırmaz? Ama adamın arzuları hiç azalmaz. Gün gelir "filan yerdeki tepeyi ufala, bana dümdüz bir bahçe yeri hazırla" gibi olmayacak şeyler istemeye başlar. Hazret-i Fudayl mahşer meydanına kul hakkıyla çıkmaktan öyle korkar ki, balyozla dağa girişir, koca kayadan minicik kıymıklar koparabilmek için inanılmaz bir çaba harcar. Yahudi sırf helalleşebilmek için iğneyle kuyu kazan mümini takibe alır, her ne kadar yüz vermez gibi görünse de ondan ders ve ibret almaya bakar. Fudayl kaç gün çalışır bilemiyoruz ama Rabbim isterse neler olmaz? Bir seher vakti tatlı bir rüzgâr çıkar, dağı dümdüz edip, zemini okşar. Yahûdî dağın yerinde mümbit bir ova görünce adeta donar, Tevrat'ı açıp mâkul bir cevap arar. Sayfaları karıştırırken "tövbesinde sâdık ve samîmî olanın elinde çakıl taşları altın olur" diye bir cümleye rastlar. "Tövbe ve samimiyet" bu iki kelime onu çok sarar. Tutar bir yere çakıl taşları saklar ve Fudayl'ı "filan yerde altınlarım var, git getir" diye söz konusu mahalle yollar. Fudayl oyundan habersizdir, söylenilen yere gider ve çil çil altınları getirip önüne koyar. Yahudi onun boynuna sarılır ve "hakkımı helal ettim gitti" der " şimdi sen bana dinini anlat!" Büyük veli üzerinde hakkı olanların tamamı ile helalleşince çok rahatlar, adeta kuşları uçar. Artık Şam'a, Bağdat'a gidip, ilim ehlinin sohbetlerine katılmayı arzular Ama onun da bir evi vardır ve bakalım hanımı bunu nasıl karşılar? Fudayl sözü dolaştırmadan konuya girer "bak hatun" der, "karşında artık bambaşka bir Fudayl var. Bu Fudayl Haremeyn'e gitmek, Beytullah'a yüz sürmek istiyor. İstersen benimle gel çıkalım yollara, yok istemezsen..." Hanımı; sözü ağzından kapar "Allah korusun" der, "ben senden nasıl ayrılırım? Yol kestiğin günlerine sabrettim, şu haline dayanmaz mıyım?" Haremeyne doğru... Birlikte mübarek beldeleri dolaşır, Arabistan çöllerinde Server-i Kâinatın kokusunu ararlar. Vefakâr kadın kocasının her dediğini yapar, asla ayaklarına dolanmaz. Hazret-i Fudayl, Medine-i Münevvere'ye ve Kâbe-i Muazzama'ya doyamaz, her gece bir sohbete koşar ilim sohbetlerinde dağarcığını doldurmaya bakar. Onun aşkını, şevkini, kavrayış kabiliyetini görenler "sen Kûfe'ye gitmelisin" derler, "İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe hazretlerinin derslerine katılmalı, bir meşale olmalısın!" Denildiği gibi yapar, tası tarağı toplayıp Kufe'ye koşar. Onun çok kuvvetli bir hâfızası ve parlak bir zekası vardır. Hele İmam-ı A'zam gibi bir üstadın elinden geçince bulunmaz bir âlim olur, en karışık meseleleri kolayca çözer ve sıradan insanlara izah edip kavratmaya başlar. Gün gelir, ilim ehli bile ince meseleleri ona getirir, hikmetli sözlerinden hisse almaya bakarlar. Düşünün Abdullah ibni Mübârek, İmâm-ı Şâfiî ve Sırrî-yi Sekatî gibi zirveler eşiğinde dolanırlar... Kaç kalbin var? Fudayl'ın Ali adında çok sevimli bir oğlu vardır, küçük yaşına rağmen mânâ âlemine yelken açar. Bir gün onu kucağına alır, öper, koklar, bağrına basar. Çocuk sorar "baba beni seviyor musun?" -Elbette. -Peki Allahü teâlâyı? -Ona ne şüphe! -İyi de senin kaç tane kalbin var? Ali öyle hisli bir çocuktur ki Kur'ân-ı kerîmden hiçbir sûreyi sonuna kadar okuyamaz. Zira âyet-i kerîmelerin muhteşem manasından birşeyler sızınca ya bayılır, ya ağlar. O günlerde bir hafız, Fudayl hazretlerini ziyarete gelir. Delikanlının çok hoş bir kıraatı vardır, insanın içinde çiçekler açar. Onu Ali'nin yanına yollar "ancak Zilzâl ve El-Kâriâ sûrelerini okuma, çünkü kıyâmet sözünü dinlemeye tahammül edemez" buyururlar. Ama bakın şu işe ki genç derviş unutarak, El-Kâriâ sûresini okur, henüz 4. âyet-i kerîmeye gelmiştir ki nurlu Ali "Allah!.." deyip düşer, Dar-ı bekaya uçar. Hadiseyi duyduğunda otuz yıldır gülmeyen Fudayl'ın yüzüne bir tebessüm oturur. Etraftan "Ey Fudayl!" derler, "bunda gülünecek ne var?" -Rabbime şükürler olsun, bana Efendimizin tattığı acıyı tattırdı. Söyleyin, nasıl gülmesin Fudayl?