Ümmü Hiram (Radıyallahü anha)

A -
A +

Ümmü Hiram, Hazrec Kabîlesinden, Neccâroğulları eşrafından Milhân bin Hâlid'in kızıdır. Ensârın büyüklerinden Enes bin Mâlik'in (radıyallahü anh) öz; Resûlullah efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) ise süt teyzesidir. Ümmü Hiram, Efendimizi taa çocukluk yıllarından tanır ve onun "çok başka" olduğunun farkındadır. Vakit saat gelip de Allah'ın Resulü tebliğe başlayınca, tereddütsüz iman eder ve müminlerin arasına katılır. Ancak kocası, (oğulları Kays ve Abdullah'ın babası) Amr, bu kutlu çağrıyı dikkate almaz, putperestlikten caymaz. Ümmi Hiram yüzü suyu hürmetine kâinatın yaratıldığı servere uymayana hiç uymaz. Geçim gailesini göze alır ama bir inkârcı ile aynı yastığa baş koymaz. Arabistan gibi yokluklar kıtlıklar yaşanan bir ülkede iki çocukla dul kalmak kolay değildir. Ama bu inançlı kadın dertlerinden tad alır, sadece iyi bir mümine olmaya bakar. O, daha büyük sıkıntılara da hazırdır ancak ensarın büyüklerinden güler yüzü, tatlı dili, cömertliği ve zarafeti ile tanınan Ubâde bin Sâmit (radıyallahu anh) kapısını çalar. Nikâhlarını bizzat âlemlerin Efendisi kıyar, haklarında hayır duada bulunurlar. İşte o duanın bereketiyle evleri neşe dolar, her kula nasip olmayacak kadar saadetli günler yaşarlar. Ümmi Hiram'ın, Hazret-i Ubâde'den kara kaşlı, kara gözlü, şeker mi şeker, şirin mi şirin bir oğlu olur, adını "Muhammed" koyarlar. Öncekilerdensin... Bu evde nasıl bir huzur vardır bilinmez, birkaç dakika oturanlar bile ferahlar; gamdan, kederden arınırlar. Efendimiz de zaman zaman ziyaretlerine gelir sofralarına oturup, hanelerini nurlandırırlar. Hazret-i Ubâde ile Ümmü Hiram kutlu misafire hizmet için kendilerini paralar ve çok dua alırlar. Efendimiz bu çatı altında çok rahat eder, hatta bir keresinde kayluleye yatar ve gülerek uyanırlar. Ümmü Hiram neden gülümsediklerini sorar. Server-i kâinat "Yâ Ümmü Hiram! Ümmetimden bazılarının gemilere binip, uzak ülkelere doğru gazâya çıktıklarını gördüm" buyururlar. Ümmü Hiram öyle çok etkilenir ki anlatılamaz, heyecandan titreyen bir sesle "Yâ Resûlallah! Duâ et de ben de onlardan olayım" diye yalvarmaya başlar. Allahın Habibi ellerini açar, "Yâ Rabbî! Bunu da onlardan eyle" diye duâ buyururlar. Peygamber efendimiz yine dalar ve yine gülümseyerek uyanırlar. Ümmi Hiram yine merakla sorar. Efendimiz "Bu defâ da ümmetimden bazılarını, meliklerin tahtlara kuruldukları gibi debdebeli bir kalabalıkla gazâya gittiklerini gördüm." buyururlar. Ümmü Hiram yine heyecanlanır ve "Yâ Resûlallah! Duâ edin de ben de aralarında bulunayım" deyince, Peygamberimiz; "Sen öncekilerdensin" buyururlar. Efendimizin vefâtından sonra Eshab-ı kiram (aleyhimürrıdvan) Server-i kâinatın gezdiği sokakları, bastığı eşikleri görmeye dayanamazlar. İslamiyeti uzak beldelere, deniz aşırı ülkelere yaymak için yeryüzüne dağılırlar. Hazret-i Ubâde ve hanımı Şam'a doğru yola çıkar, yanık sevdalılara Efendimizi anlatır, bıkıp usanmadan talebe okuturlar. Kıbrıs'ın kandili... Ümmü Hiram artık yaşlı bir kadındır ancak "Şehidler Cennetteki nimetleri görünce derler ki: Keşke kardeşlerimiz de Allah'ın bize neler ikram ettiğini bilselerdi de, çarpışmaktan çekinip düşmandan yüz çevirmeselerdi" hadis-i şerifinden çok etkilenir, kıyamet günü başlarına yakuttan vakar taçları konan ve miski anber kokan zümreye ilhak olmayı yürekten arzular. Hazret-i Osman zamânında Şam Valisi Hazret-i Muâviye, Kıbrıs Adasına bir sefer düzenler, müminler ilk defa deryaya açılırlar. Abdullah İbn-i Kays komutasında demir alan teknelerde Ebû Zer, Ebû'd Derdâ gibi sahabiler vardır. Tahmin edeceğiniz üzere Ubâde bin Sâmit ve hanımı Ümmü Hiram gönüllüler arasında yerlerini alırlar. Mısır'dan gelen mücahidler de onlara katılınca iyice güçlenir, Rumlara "ya Müslüman olun, ya da cizye verin" çağrısında bulunurlar. Rumlar anlaşmaya yanaşmazlar, ancak muharebe sertleşince donanmayı toplar İstanbul'a kaçarlar. Müminler sahildeki direnişi kırınca iç kesimlere sokulurlar. Genç muharipler Ümmü Hiram'ın (radıyallahü anha) gayretinden duygulanır, nineleri yaşındaki mücahideden (86 yaşındadır) ibret alırlar. Gelgelelim Larnaka civarlarında atı tökezleyince düşer ve oracıkta ruhunu teslim eder. Gençler onun adına da savaşır ve zafere ulaşırlar. Aradan uzuuun yıllar geçer. Osmanlılar Kıbrıs Adasını (H. 978) fethedince Ümmü Hiram'ın kabri üzerine sevimli bir türbe, yanına bir dergâh ve câmi yaparlar. Bu türbe ziyaretgâh olur, Türkler onu "Hala Sultan" adıyla anarlar. Hatta kurak zamanlarda Rumlar bile Türklere gelir "A be ne durursunuz, Hala Sultan hürmetine el açsanıza" demeye başlarlar. Zira ne zaman onu "vesile ederek" yağmur duasına çıksalar Rabbim (Celle Celalüh) yağmura gebe bulutlar yollar, zemin suya kanar...

UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.