Ümmü Süleym (Hazret-i Rumeysâ)

A -
A +

Efendimizin süt teyzesi Hazret-i Rumeysa, adı güzel Muhammed'i iyi bilir ve "emin" olduğundan adı gibi emindir. İslâmı neşrettiğini duyunca tereddütsüz iman eder, ailesini de kazanmaya bakar. Lâkin kocası Mâlik buna çok kızar. Bağırır, çağırır ve evini terk edip Şam'a doğru yola çıkar. Ancak yolda eşkıyalar tarafından çevrilir, direnince öldürüp çukura atarlar. Rumeysa Hatun, küçük oğlu Enes'le kalır mı baş başa? Ama o güçlü bir kadındır, uğraşır didinir mütevazı yuvasının bacasını tüttürmeye bakar. Bütün mesaisini yavrusuna verir, okuma yazma bilenlerin parmakla sayıldığı bir coğrafyada Enes'ini okutur ve Efendimiz'in yanına katar. Hazret-i Rumeysa çektiği çilelere rağmen neşesini kaybetmez. Komşuları daralıp bunaldıkça onun kapısını çalar ve çok rahatlarlar. Henüz gençtir ama taliplerine yüz vermez, kendi kendine "Enes meclislerde söz alıncaya kadar evlenmeme" kararı alır, o defteri kapayıp rafa koyar. Yöre reislerinden Ebû Talha boylu poslu, çok yakışıklı bir gençtir. Onu Medine'de nişancılığı ile tanırlar, sık sık ava çıkar, vurduklarını fakire fukaraya dağıtır, gönül almaya bakar. Peki ya Ebû Talhâ? Hem o sadece kuru bir cengaver değil, kelimelerle rakseden bir şairdir. Hatırnazdır, zariftir, zengindir. Eh bu kadar meziyeti olan bir yiğit (ki yaşı 20'dir) istediği kızı alabilir. Ama o kendisine yeşil ışık yakan dilberleri görmezden gelir, tutar Malik bin Nadr'ın dul karısına görücüler gönderir. Emretsin ayağına halılar sereyim" der, "önüne cevahirler dökeyim". Hazret-i Rumeysa, "bu fırsat kaçmaz" diyenlere güler geçer, inanmayan birini "yok" sayar. Ebû Talha red edildi diye vazgeçecek biri değildir. Bir gün Rumeysa Hatunun önüne çıkar, açık açık "sebebini" sorar. Cevap mânâlıdır: "Filan yerdeki köleler putu ağaçtan oyuyor, falan yerdekiler çamuru kalıba döküyorlar. Onlar yere düşse kırılır, ateşe atılsalar yanarlar, nerde kaldı bizi koruyalar. Halbuki seni, beni ve bütün mahlukatı yaratan Allahü teâlâ öyle mi ya?" - Bunlara itirazım yok. Teklifimi neden kabul etmediğini söyler misin bana? - Ya Ebû Talha, değil kabilene reis, Hicaz'a melik olsan yüzüne bakmam, velev ki Müslüman olmadıkça! Mekke yolunda... Ebû Talha zaten eskiden beri putlardan hoşlanmaz, Rumeysa'nın tavrına inancına bayılır, tutar müminleri takip etmeye başlar. Görünen o ki Mekke'den gelen gül yüzlü muhacirle (Mus'ab bin Umeyr) tanışanlar bir hoş olurlar. Değil fakir fukarayı, hayvanları bile incitmekten sakınırlar. Bu yeni din onu cezbeder, gider Hazret-i Mus'ab'ın kapısını çalar. Ebû Talha aradığından fazlasını bulur, bir süre sonra Resulullah'ın aşkıyla yanıp tutuşmaya başlar. Bütün tehlikeleri göze alıp Mekke'ye koşar. Yüzü suyu hürmetine kâinatın yaratıldığı Server'in sohbetine katılır ve gönlünde çiçekler açar. O günlerde Mekke'de dayanılmaz bir baskı vardır. Efendimiz onu tekrar Medine'ye yollar, Mus'ab bin Umeyr'e yardımcı yaparlar. Az zamanda öyle şeyler öğrenir, öyle hallere kavuşur ki anlatılamaz. Artık Hazret-i Rumeysa, teklifine "hayır" dese bile kırılacak değildir. Onu daima hayırla hatırlayacak, dualarında unutmayacaktır. Ama Hazret-i Rumeysa sözünde durur, huzur kokan bir yuva kurarlar. Ciğeri yanar ama... Bu evlilikten Ebû Umeyr adında şirin bir çocukları olur ki kara gözleri, iri kirpikleri ile nazarları üstüne toplar. Âlemlerin Efendisi evlerine kadar gelir Ebû Umeyr'i nurlu kucaklarına alırlar. Yanlarında getirdikleri acveleri (bir cins Medine hurmasıdır) ezip yumuşatarak bebeğin ağzına koyarlar. Çocuğun yavaş yavaş emmesi üzerine, gülümser "Medinelidir, hurmayı sever" buyururlar. Biliyor musunuz, Efendimiz zaman zaman aralarına katılır, sofralarına oturur, beraber namaz kılarlar. Aradan yıllar geçer Umeyr büyüdükçe tatlanır, büyük adam gibi konuşmaya başlar. Çocukları hoş tutmasıyla tanınan Habibullah sakat bir kuşu beslemeye başlayan Umeyr'i sıkça arar, "kuşunun iyi olup olmadığını" sorarlar. Kuş iyi olur mu bilmiyoruz ama Umeyr ansızın hastalanır ve gittikçe ağırlaşmaya başlar. Nitekim bir gün kara gözleri donar, eli kolu iki yanına sarkar. Rumeysa Hatunun canından can kopar. Ağlamak... Haykırmak... Yakalarını paralamak... Hayır, hayır! O ki Resulullah Efendimize "ölülerin arkasından feryad figan etmeyeceklerine dair" söz vermişlerdir, acısını içine atar. "Ben senden gelene razıyım Ya Rabbi" der, Umeyr'i yıkayıp paklayıp kefene sarar. Veren de O, alan da... O gün Ebû Talha oruçludur, Rumeysa Hatun içi kan ağlasa da kendine çeki düzen verir, yeni elbisesini giyer, gözlerine sürme çeker, kocasını güleryüzle karşılar. Sofrayı her zamankinden farklı kurar ve olabildiğince neşeli olmaya bakar. Bir ara Ebu Talha, Umeyr'i soracak olur, "o şimdi çok rahat" der, "ıstırabı dindi, hiç meraklanma!" Gece geçer, Hazret-i Rumeysa kocasını sabah namazına uğurlarken "bir kimseden emanet alsak, geri istedi diye kızıp ağlamaya hakkımız var mı" diye sorar. Başka söze hacet yoktur, Ebû Talha ariftir sözün nereye varacağını anlar. "İnna lillahi ve innâ ileyhi râciûn" der mescide koşar. Resulullah Efendimiz olup bitenden haberdardırlar. Ebu Talha'ya mânâlı mânâlı bakar ve "Cenâb-ı Hak gecenizi mübarek eylesin" buyururlar. Sabrın meyvesi tatlı olur Rumeysa validemiz Abdullah adlı çok şirin bir çocuğa hamile kalır, ona bu adı bizzat Server-i kâinat koyar. Sadece Abdullah mı? Tam 9 oğulları olur hepsi de Kur'an-ı kerimi hıfzeder, nurlu simaları ve edebli tavırlarıyla göz kamaştırırlar...

UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.