Fıkır fıkır yılan kaynayan bir araziye, Türkiye'nin en gözde hastahanesini kurmak kolay olmaz. Devlet Manisa ve Elâziz hastahanelerine tahsisat ayırır ama Bakırköy'e kuruş koklatmaz. Belki de "Mazhar beceriklidir, nasıl olsa altından kalkar" kolaycılığına sığınırlar. Lakin işler yoluna girince birileri Hastahaneyi sahiplenmeye kalkar. İşini bilenler yeni düzende de gemisini yürütür, sağda solda en hakiki kuvay-i milliyecinin kendileri olduğunu haykırırlar. Bulanık bir devirdir, yerli yersiz padişahlara saldıranlar prim yapar, umulmadık adamlar "Saylav" (mebus) olurlar. Mazhar Osman en az onlar kadar bağımsızlık yanlısıdır ama Kurtuluş Savaşı yıllarında koca Haydarpaşa ondan sorulur. Hastahane bu, kime bırakılır ki? Elbette başını beklemek zorundadır. Evet o da tangodan, valstan, aryadan hoşlanan, hanımına 5 çocuk doğurduktan sonra keman dersleri aldıran, oğluna Yunanca Latince okutan, hasılı batılı gibi yaşayan bir hekimdir ama diğerleri gibi el oğuşturup boyun eğmeye yanaşmaz. Fakültenin sonuncusu çift dikişçi tembel Refik bile (Refik Saydam) Sağlık Bakanı olur ama o kimseye yaranamaz. Siz 'zır ülserli' göstersenize!... Mazhar Hoca'ya daima birileri "bize zır deli göstersene" diye asılırlar. Mazhar Hoca "siz bana zır romatizmalı, zır ülserli göstersenize" der, hastalarına kaçık, manyak diyenlere çok kızar. Mazhar Osman delilerden korkmaz ama kendini akıllı sananlarla takışmaktan kaçar. Kısacası istenmediğini hissettiği gün istifasını sunar, muayenehanesine dönüp parasına para katar. İstanbul'un en mutena semtlerinde mülkler alır, oğulları Lahut, Nasut ve Cülmut'la, kızları İrem ve Tuba'ya vakit ayırma fırsatı yakalar. Bol bol seyahat eder, yurt dışında kongrelere katılır, tebliğler sunar. Dergisinde yine eyyamcılara verir veriştirir, alkole, fuhşa, kürtaja savaş açar. Sıcak bir insandır ama uydurukça konuşanlara, Freudçulara ve feministlere ısınamaz. Hatta kadınlara oy hakkı verilmesini ve mebus olabilmelerini tenkidden kaçınmaz. Zira kadınların tahakkümden değil himayeden hoşlandıklarını savunur, akl-ı selim ile değil hisleriyle hareket ettiğine inanır. Ona göre kadınların üniversitede bile işi yoktur, iyi bir koca bulsalar daha iyi yaparlar. Ünlü hekim tek parti döneminde varlık vergisine muhatap olunca çok kızar. Pekâlâ yurtdışında da çalışabilir ama talebelerini yalnız bırakamaz. Derken ufak ufak rahatsızlıklar başlar lâkin hastalarından kopmaz. Tansiyon ve şekerle dost olur, prostatı müdahaleyle atlatır ama felçten kaçamaz . Şimdi sıra vefalı talebelerindedir, rahmetli yazarımız Ayhan Songar sabahlara kadar başından ayrılmaz. Son gece (Şifa Yurdunda) hocasına İbnül Emin'in 'Son Sadrazamlar' kitabını okuyordur ki fenalaşır... Ve, ölüm onu da yakalar. (1951) Asistanı Fahrettin Kerim Gökay, politikaya atılınca şöyle der: "Hırslı çocuktur. Okudu doktor oldu, doçent oldu, profesör oldu. Yakında milletvekili, bakan, başbakan olur, hatta cumhurbaşkanı da olur... Bu hızla, -sümme haşa- bir gün ilahlığa kalkışacak, getirip önüme yatıracaklar..." Bir gün, Kadıköy vapurunda Yahya Kemal'le karşılaşırlar. Üstad, elindeki kitaptan Orhan Veli'nin bir dörtlüğünü okur. "Yarısı balık, / Yarısı insan, / İn miyim, cin miyim? / Ben neyim?" Mazhar Osman dayanamaz, "Bana gelsin" der, "ne olduğunu söyleyeyim". Ünlü bir devlet adamının kendisi hakkında "deli mi ne" dediğini duyar. "Onun bana deli demesi önemli değil" diye fısıldar "ama ben ona deli dersem Bakırköy'den çıkamaz." Freud'un methoduyla (psikanaliz) abuk neticeler elde eden bir asistana "oğlum hastayı değil, kendini okuyorsun" der, "farkında mısın bilmem deşifre oluyorsun!" Gazetecinin biri sorar "Efendim nasıl meşhur oldunuz?" -Ben sadece işimi doğru yaptım. Eğer 50 yıldır limon sataydım, meşhur limoncu olacaktım. Kamer Hanımdan, Yeşilay'a Hocanın, Feneryolu'nda Kamer Hanım adlı bir komşusu vardır. Kadıncağız yıllarca Yemen cephesinde esir düşen oğlunu bekler. Meğer çocuk İngilizlerin yanında içkiye alışmış, geldiği gün mahalleyi yıkar. Zavallı anacığı "keşke öleydi de yolunu gözlemeseydim" demeye başlar. Bu çocuk rakı parası için biricik anasını doğrar, kendisini teslime gelen zaptiyeleri yaralar. İşte tam o günlerde "Müskiratın Men'i Kanunu" yürürlükten kalkar. Batılılar alkolü yasaklamak için çareler ararken devletin alkol üretmesi Mazhar hocayı çok yıkar. Tutar, Yeşilay'ı kurar. O yıllarda asistanlara yolluk çıkmaz. Hoca kendi yolluğu ile nice genci yurtdışı kongrelere yollar. Yetmez, ceblerine para koyar. Ayhan Songar anlatır: Bir bayram hocayı ziyaret ettim, tam çıkacağım zaman, elime bir zarf tutuşturup "al şunu filan yere götür" demesin mi? Kırk yılın başı bir tatilim olmuş, keyfimce gezemiyorum. Hiç yoktan yüklenen angarya canımı sıktı, söylene söylene adresi buldum. Adam alışkın tavırlarla zarfı açtı, kağıdı bana uzattı. "Bu gence bayram hediyesi olarak İngiliz kumaşından bir elbise dik. Göreyim seni, sanatını konuştur ve hiçbir masraftan kaçma" yazıyordu. Onun İstanbul'un en ünlü terzisi olduğunu nereden bilebilirdim ki? Daha ne anlatalım. Yetmez mi?