Şunun şurası ne kaldı? Beş on gün sonra ovalar dolusu ihramlı Arafat'a çıkacak. Bu sene mukaddes topraklara kaç milyon kişi ulaşacak bilemiyoruz ama vak'anın geçtiği yıllarda hacıları binlerle sayarlar... İşte Sırriy-i Sekati hazretleri de Kâbe-i muazzama kavuşmuş, tavaf yapmaktadır. Yanısıra nurlu zemini adımlayan gözü yaşlı bir genç dikkatini çeker ki salevattan başka bir şey okumaz. Tavaf biter, gider Makam-ı İbrahim önünde iki rekat namaz kılarlar. Büyük velî şöyle çekilip Kur'an-ı kerim okuyacağı bir köşe ararken genç elindeki kaseyle görünüp zemzem sunar. Sırriy-i Sekati hazretleri çok hislenir, önce hayır dualar eder, sonra usulünce sorar: "Bak evladım kitaplarda tavafın nasıl yapılacağı açık yazıyor, mâlum her şaftın (turun) kendine has duaları var..." - Biliyorum hocam. - Ama dikkat ettim sen sadece salevat okuyorsun. - Öyle mi yapıyorum? İnanın farkında değilim ama buna hiç şaşırmadım. Elimden gelse her soluğuma bir salevat sığdırmaya bakarım. - Yaşadığın ibretli bir hadise olmalı, eğer mahzuru yoksa... Gel de şaşırma - Herkese anlatılacak bir şey değil ama sizden saklayamam. Bakın efendim ben hac yoluna babamla birlikte çıktım. Malûm uzun yol, aşırı sıcak, toz toprak derken adamcağız yorulup rahatsızlandı. Nitekim bir gece geç vakit nefesini son kez aldı, son kez saldı. Sağolsun yol arkadaşlarımız gözlerini kapadılar, çenesini bağladılar. Getirip üstüne bir şal attılar. - İnna lillah... - Onlar çadırlarına çekildiler, kaldım mı naaşla baş başa. İşte beni besleyip büyüten, bir ömür nazımı çeken adam yanı başımda uzanıyordu. Bir kaç saat sonra onu bir çukura yatıracak ve bilmediğimiz diyarlarda bırakacaktık. Çok değil üç beş ay sonra kabrinin yeri bile kaybolacak, izi nişanesi kalmayacaktı. Bir daha ziyaretine gelebilir miydim, gelsem bulabilir miydim? Şüphesiz onu çok özleyecektim ve bu hasret her geçen gün biraz daha artacaktı. İhtimal ki yıllar sonra çocuklarıma "biz babamızın kıymetini bilemedik" diye kahırlı nutuklar atacak, hep bu günü anlatacaktım. İşte o duygular içinde yuvarlanırken dayanılmaz bir arzuyla örtüyü açtım. Ne görsem beğenirsiniz? Babamım yüzü tanınmaz halde... Nasıl anlatsam, sanki merkebi andıran bir çehre... Söylemesi öyle zor ki hocam, korkunç bir şey işte... - Gel de son nefesinden ürkme! - Nasıl yıkıldım anlatamam. Ağladım, yalvardım, seccademi gözyaşlarıyla ıslattım... Derken ortalık aydınlanıverdi, nurunun şavkı dağlara vuran bir zat gelip mevtanın yüzünü sıvazladı... Babamın siması bir anda dolunay kesildi, dudaklarında ayan beyan bir tebessüm belirdi. Tam "siz kimsiniz ve bu yaşadığımız hal nedir" diye soracaktım ki o zat "Ben Allah'ın Resulü, Muhammed Mustafa'yım" dedi. -Allahümme salli ala seyyidina Muhammed! -Ve buyurdu ki "senin haberin yok ama baban ne yazık ki tefecilik yapardı ve mahşer meydanına o halde çıkacaktı. Lâkin her akşam bana yüz tane salevat okumayı aksatmazdı. Vefatı duyurulunca Rabbimden şefaat izni istedim, onu benim hatırıma bağışladı." - "Şimdi" diyorsun "ben nasıl salevat okumayayım?" Gülyüzünü rüyamızda Molla Fenari hazretleri tatlı üslubü ile adı geçen menkıbeyi anlatıp vaazı noktalar, zaten o mübarek alınacak dersi dinleyenlere bırakır, "demek ki ne yapmak lazımmış" deyip uzun uzun parantezler açmaz. Bilirsiniz Bursalılar dindar insanlardır ancak o günden sonra bir hoş olur, aşk ve şevk ile salevata sarılırlar. Kıssayı eşlerine, dostlarına da aktarır, duymayanlara duyururlar. Yıldırım Bayezid'in kızı Hundi Fatıma, Padişah kızı olmasına rağmen dervişçe yaşayan, yatağına girerken "gül yüzünü rüyamızda görelim ya Resulallah" diye mırıldanan, olur ya görürse diye ayaklarını bile uzatmayan bir kızcağızdır. Zaten salevatsız yatmaz ama söz konusu menkıbeyi duyunca sayıyı katlaya katlaya artırmaya başlar. İşte salat ve selamlarını bad-ı sabaha ısmarladığı bir seher vakti gözleri dalar. Yüzü suyu hurmetine kâinatın yaratıldığı server görünür ve çok net bir şekilde "evladımdan Muhammed Buhari ile evlen" buyururlar. Hundi Hatun bütün gücünü toplayıp "emredersiniz" diye fısıldar. Uyandığında hala "senin yoluna bin Fatıma feda olsun" diye mırıldanmaktadır ama... Ama o yıllarda "evlilik" kelimesini adı edepsize çıkan mahalle kızları bile ağzına alamaz. "Ev, eş, çatı altı" gibi ibareleri alakasız cümlelerde bile kullanamaz, eskaza ağızlarından kaçırsalar kulaklarına kadar kızarırlar. Eh, Hundi Sultan gibi iffetiyle hayâsıyla tanınan hanım hanımcık bir kızın "beni everin" diye ortaya çıkması hiç kolay olmaz. Nerde kaldı "filancayı isterim" diye tercih yapa... Evet rüya nettir ama Murad-ı peygamberi gerçekten öyle midir acaba? Ancak hadise tekrarlanınca tereddüdü kalmaz, zira Fahr-i âlem (Sallallahü aleyhi ve sellem) ertesi gece yine rüyasını şereflendirir ve "dediğimi unutma" buyururlar, "eğer ahirette şefaatime kavuşmak istiyorsan!.." O günlerde Hundi Fatıma Sultan Bursa'nın -ne Bursa'sı, İznik'in, Edirne'nin, Üsküp'ün, Sofya'nın- en gözde kızıdır ve talipleri çeşitli bahanelerle kapılarını aşındırırlar. Nice adı büyük paşalar, nice namlı beyler, emsalsiz bohçalar düzer, görülmemiş mücevherler hazırlarlar. Hatırlı dünürcüler Yıldırım Bayezid'e açılabilmek için fırsat kollarlar. Görünüşte Muhammed Buhari gibi bir garip onlarla aşık atamaz. Ancak Hundi Sultan kararlıdır. Bedeli ne olursa olsun evlenecektir onunla. İyi de zikredilen dervişin olup bitenden haberi var mıdır acaba? Sahi Muhammed Buhari kimdir, nereden gelmiştir, Bursa'da ne arar? Tafsilat yarına!