Zahir değil, bâtın pehlivanı Seyyid Emir Külâl

A -
A +

Seyyid Emir, boylu poslu, geniş omuzlu bir çocuktur. Yaşı henüz 15-16'dır ama koca Buhara'da bileğini büken çıkmaz. Akranları onu nazla hatırla güreşe çıkarır, "görelim seni" deyip sırtını sıvazlarlar. Çıkış o çıkış, Seyyid Emir en namlı pehlivanları yere vurur, bütün ödüllere el koyar. Keseleri içine bile bakmadan fukaraya dağıtır, hayra hasenata harcar. İyi güzel de Maveraünnehr illerinde asil insanlar, halkın gözü önünde el-ense bağlamazlar. Hele hele Ehl-i beytten birinin meydana çıkıp boğuşmasını hiç anlayamazlar. Hatta seyircilerden birinin kendi kendine "A be mübarek" diyeceği tutar, "hadi biz ayak takımıyız, senin gibi bir Evlâd-ı resulün buralarda ne işi var?" Sen misin böyle düşünen? O anda içi geçer, dayanılmaz bir uyku basar. Göz kapaklarına sanki bin batman yük asarlar. Rüyasında kıyamet kopmuştur, dağlar yaprak gibi uçuşurlar. Denizler taşar, nehirler yatağından çıkar, bizimki çamura batar. Tam balçık ağzına burnuna dolmak üzereyken Seyyid hazretleri görünür. O güçlü parmaklarıyla ensesinden yakalar, kedi yavrusu gibi kaldırıp kenara koyar. Tam göz göze gelmiştirler ki adamcağız ürperip uyanır, bir de baksa ki Emir hazretleri yanıbaşında. Nurlu pehlivan şaşkın adamcağızın kulağına eğilir ve "niye güreştiğimizi anladın mı" diye fısıldar. Göz göze gelince Bir başka gün... Seyyid Emir yine güreş meydanında... Elense, tırpan rakibini bunaltmakta... Aaa o da ne? Büyük veli Muhammed Baba Semmasi hazretleri akça pakça sarığı ve pamuk gibi sakalıyla seyirciler arasında... Böylesine büyük bir velinin güreşle, güreşçiyle işi ne olabilir? Sevenleri elbette böyle bir soru sormazlar ama o sorulmuş gibi cevaplar: "Bu meydanda öyle bir pehlivan var ki" der, "o zahir değil bâtın pehlivanı olacak, Niceleri onun hürmetine kurtulacak!" O ara Seyyid Emir hasmını usta işi bir oyunla sırt üstü vurup, galibiyet temennasını çakar. Seyirciler heyecanla ayaklanır, avuç patlatasıya alkış koparırlar. Seyyid Emir mahçup edalarla kalabalığa bakarken Muhammed Baba Semmasi hazretlerinin nurlu nazarına yakalanıverir. Ne bir ses, ne bir işaret. Sadece ehline mâlum, "telsiz pulsuz" bir davet. Seyyid Emir'in yüreciği kuş olur çırpınır, kafesine sığamaz. Göğsü Allah ve Resulünün aşkıyla dolup dolup taşar. Ilık ılık damarlarına yayılan cazibeye dayanmak ne mümkün... Gözü ne güreş, ne ödül görür, urbalarına büründüğü gibi büyük velinin peşinden koşar. Dergaha bir girer, pir girer, bu kapıdan tam 20 yıl sonra çıkar. Bu nasıl bir muhabbettir bilinmez, hocasını hatırladıkça burnunun direği sızlar, o bozkır ayazında sohbete koşar. Dile kolay Sühari, Semmas arası 30 km'yi aşar. Günlerden birinde iki komşu köy arasında tatsız bir kavga patlar. Sultanın askerleri zor şer hadiseyi bastırırlar, ancak gençlerden birinin kırılan dişi silbaştan mesele olur, bu kez taraflar arasında bir diyet davasıdır başlar. Ortalık iyice gerilir, diğer aşiretler de münakaşaya katılırlar. Hakemliğine müracaat edilen Muhammed Baba Semmasi hazretleri bakar yara kolay kapanası değil, kırık dişi Seyyid Emir'e uzatırlar. Genç molla gözlerini yumar, nasıl bir dua yaparsa yapar, mağdura "aç ağzını" der dişi yuvasına takar. Diş eskisinden sağlam olur ve dava dosyası rafa kalkar. Sonra... Sonra n'olsun... Sımsıcak dostluklar... Kim komutan? Seyyid Emir Hazretleri emir aldığı gün dergâhını kurar, ki Timur Han dahi bu kutlu kaynaktan feyz almaya bakar. Orduların Başbuğ'u, Evliyanın Başbuğ'u önünde diz kırar, koca eyaletin tapusunu getirip önüne koyar. Seyyid hazretleri ilgilenmezler bile, sadece "bizim tapuyla ne işimiz olur" gibilerinden bakarlar o kadar. Bu kez Buhara şehrinin anahtarlarını sunar, yine aldırmazlar. Olmadı oturdukları köyü bağışlamaya kalkar. Timur Han birşeyler verebilmek için çırpınınca Emir Hazretleri "Allah adamlarının gönlünde yer edinmek istiyorsan, takva ehli ol ve adaletten ayrılma" buyururlar. Yanında Sultanların el pençe divan durduğu büyük veli "külâl"lıkla (çömlekçilikle) uğraşır, alnının teriyle geçinmeye bakarlar. Veliler seçilmiş kullardır vesselâm... Onlar daha doğmadan belli olurlar, Allah dostları işareti alır, şanslı bebeği makamına hazırlarlar. Beklenen dost İşte sırf tasavvuf büyüklerine olan meylinden dolayı Buhara'ya yerleşen Medineli Seyyid Hamza, hanımı hamile kalınca hoşça haller yaşar. Türkistan'ın nurlu kandillerinden Seyyid Ata Hazretleri gelip kapısını çalar ve "Allahü teala sana şanı çok yüce bir evlad verecek, adını Emir koy" buyururlar. (Hicri 683) Seyyid Emir'in farklı olacağı ana karnından bellidir, öyle ki annesi şüpheli bir şey yese uyaracak kadar... Henüz ağzı süt kokarken mânâlı sözler eder, öylesine vakarlıdır ki yaşlı başlı insanlar bile önünde düğme ilikleme ihtiyacı duyarlar. Seyyid Atâ sırf nurlu çocuğu (3-4 yaşındadır) görmek için Efşene köyüne gelir, hatta ellerinden tutup yanlarına oturturlar. Kendi sarıklarını çözer, Seyyid Emir'in başına sararlar. Sonra oracığa diz çöküp yanık bir duada bulunurlar. Ahali, büyük velinin el kadar çocuğa gösterdiği hürmeti anlayamasa da hal ehli Seyyid Emir'i el üstünde tutar. Aslında boşuna uğraşıyoruz, mübareği anlatmak için bu kadar tafsilata gerek yok. Tek cümleyle "Şahı Nakşibend hazretlerini o yetiştirdi" desek... Yeter de artar!

UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.