Bilirsiniz Türk devletleri şehzadeler tarafından paylaşıldıkları için güçten takatten düşer, düşmana lokma olurlar. Diyeceksiniz "bölünmeseler ya". İnanın o daha tehlikelidir, bu kez saltanat kavgaları başlar, kardeş kanı ırmak olur akar. Doğrusunu isterseniz Osmanlılar için de böyle bir tehlike mevcuttur zira Osman Gazi'nin her iki oğlu da (Alaaddin ve Orhan) sultanlık yapacak çap ve kırattadırlar. Askerlerin bir kısmı Orhan Beyin bir kısmı da Alaaddin Beyin etrafında toplanırlar. Orhan Gazi saygılıdır, hatırnazdır, kibardır. Karşısındakini dinler, acele etmez ve insana tebessümle bakar. Deyin ki İstanbul Efendisi, Alaaddin Bey deseniz ona keza... Osman Gazi dar-ül bekaya yürüyünce Ahi Hasan denilen bir aksakal Bursa hisarındaki tekkesinde eşrafı toplar. Merhumun ne bıraktığını sorar. Onun gibi bir cengaverin nesi olsun? Giyilebilir bir elbise, bir çift Türkmen çizmesi, atının eğerinde bir meşin torba, içinde tayın, tuzluk filan... Ahırda birkaç cins at, bir öküz, ciddiye alınmayacak sayıda koyunlar... Ve tabii bir de koca devlet var. Ahi Hasan tek tek iki kardeşin yüzüne bakar, "ölüm hak, miras helal" diye fısıldar. "Oturun anlaşın. Bu iş gecikirse niza çıkar." Nemiz var ki? Orhan Gazi karındaşına döner, "Gel" der, "nemiz varsa bölüşelim" -Nemiz var ki bölüşelim? -Biliyorsun işte atlar, koyunlar... -Bırak şimdi bunları, bize önce bir lider gerek ki babamın gönlü, duası, himmeti seninledir. Atlar şaha, koyunlar şölen sofralarına yaraşırlar. Meclistekiler de omuz verince Orhan Gazi'nin itiraz gibi bir şansı olmaz, ateşten gömleği el birliği ile sırtına oturturlar. Orhan Gazi kardeşine, vezirlik, komutanlık teklif ederse de "işi ehline ver, benden âlâsı çok" der, gider bohçasını toplar. Alaaddin Bey bir kuytuya çekilip dervişçe hayat sürer, ağabeyinin ayağına asla takılmaz. Doğrusu Orhan Gazi on yıldır Osmanlı ordularına serdarlık yapmaktadır, hayatında değişen pek bir şey olmaz. Yine arazide sabahlar, o meydan senin, bu kale benim cenge koşar. Genç Sultan adamlarına çok güvenir, onları büyük yetkilerle donatır, herbirini birer hakan sayar. Nitekim Akça Koca ile Konuralp "kendileri öyle uygun gördükleri için" Samandıra'da pusuya yatarlar. Ne zaman ki tekfur ölen oğlunun cenaze merasimi için kale dışına çıkar, baskın yapar, tekfuru esir, kaleyi teslim alırlar. Oku gerer fakat... Aydos tekfurunun güzel mi güzel, hamarat mı hamarat bir kızı vardır, deyin ki dolunay... Bu kız o günlerde bir rüya görür ki dipsiz kuyulara düşmüştür, ışık gitgide azalır soğuk ve yosunlu taşları tırmalar. Tam ümidini kaybetmiş yılanlara çıyanlara teslim olacaktır ki ortalık aydınlanır, sarıklı bir adam elinden tutar. O esnada uyanır ama kurtarıcısının simasını unutamaz, bilmediği tanımadığı yiğide aşık olur, çıra gibi yanmaya başlar. Aradan ne kadar geçer bilmiyoruz Türkler gelip hisarı kuşatırlar. Lâkin Aydos Hisarı sarp ve muhkemdir, öyle kolay kolay alınmaz. Savaş kızışınca tekfurun kızı da yayını sadağını alır, bir mazgalın ardına saklanır, tam bir akıncı beyine nişanlayıp yayını germiştir ki donar kalır. Aman Allahım bu rüyasında gördüğü cengaver değil midir? Eli ayağı boşanır, içinde fırtınalar kopar. Aynı oku Abdurrahman Gazi'ye yine atar ama temrenine (yaralamasın diye) bez bağlar, ardına mektup bağlar. "Kaleyi istiyorsanız filan gece filan kulenin dibinde olun" der, planını açıklar. Nasibe bak! Komutan Konuralp mektubu ciddiye alır, askerlerini çekip kuşatmayı kaldırır. Kaledekiler nasıl rahatlar anlatılamaz, hemen eğlence tertipler, yer, içer, sızarlar. Tekfur kızı belirlenen yer ve saatte Osmanlılara urganlar atar, 80 yiğit örümcek gibi surlara tırmanır, tere yağından kıl çekercesine kaleye sahip olurlar. Konur Alp, tekfur kızını götürüp Orhan Gazi'nin huzuruna çıkarır, "bunu ne yapalım" diye akıl sorar. Orhan Gazi gibi bir gönül ehli, seveni ayırır mı? Çağırır Abdurrahman Gazi'yi oracıkta nikahlarını kıyar. Alınan ganimetlerden hisselerini ayırır, kendi de değerli armağanlar sunar. Tekfur kızı çok saliha bir hanım olur, öyle bir mücahid yetiştirir ki şanı cihanı tutar. İstanbul'da Rum anaları çocuklarına "otur bak yoksa Kara Abdurrahman gelir seni kapar" diye korkuturlar. İzmit mi İznik mi? İzmit, zengin ve mâmur bir şehirdir, Akça Koca burayı almak için hazırlıklarını tamamlar ancak fethi görecek kadar yaşayamaz. Son nefesini verirken bile izmit'i sayıklar. Ecel bu ya, Akça Koca'nın acısı dinmeden Konur Alp de gözlerini yumar. Evet İzmit de önemlidir ama Orhan Gazi öncelikle İznik'i almayı arzular, zira İznik İstanbul'un kapısıdır, burası ele geçerse İzmit zaten dayanamaz. Diğer tekfurluklar birer ikişer düşerken yerinden kıpırdamayan imparator Andranikos İznik söz konusu olunca ayağa kalkar, takar ordusunu peşine meydana çıkar. İki ordu Darıca Eskihisar arasında (Pelekanon'da) buluşurlar, Osmanlı akıncıları kendilerinden dört kat kalabalık orduya gece karanlığında dalar, Bizanslıları bozguna uğratırlar. İmparator canını zor kurtarır, per perişan İstanbul'a kaçar. İznik kalesinin komutanı, İmparatorun yenildiğini duyunca yıkılır, adamın yaslanacak duvarı, tutunacak dalı kalmaz. Artık direnmenin mânâsı yoktur, kapıları açsa iyi yapar...