Maçın ilk yarısında sarı lacivertli bir takım, ikinci yarıda ise koca F.Bahçe vardı.
Zor iş Fenerbahçeli olmak. Rakiplerle mücadele edeceksin, yapılarla, TFF’yle, hakemlerle savaşacaksın ama her şeyden önce kendi takımına tahammül edeceksin. Cefakâr olmak, vefakâr olmak yetmez; tansiyonun oynayacak, sinirlerin harap olacak, çok ağlayacaksın, çok acı çekeceksin. Ufak mutlulukları festival havasında yaşayacaksın. Senden başka dostun olmayacak, seni bir tek senden olan anlayacak. Sevinçlerine dikkat edeceksin, zaferlerinin elinden alınabileceğini, kumpaslara uğrayabileceğini bileceksin. Ama ne olursa olsun vazgeçmeyeceksin. Evladına miras bırakacağın sevdandan…
İşte tam da bu düşünce ve duygularla tribünleri doldurmuş binlerce taraftarının desteğiyle çıktı Fenerbahçe, Göztepe karşısına. Ama o da ne? Forması sarı lacivert, oyuncuları kendinden bihaber, ucube bir takım görüntüsü çizdi Jose Mourinho’nun öğrencileri. Sanki şampiyonluk mücadelesi veren takım Göztepe, karşısında da “bitse de gitse” kafasında birileri vardı. Göztepe orta sahayı tapulamış, sağdan soldan bindiriyor, ortadan yükleniyor, yabancı görünümlü ev sahibi çaresizce, direnmeye çabalıyordu. Top ağlarla buluştuğunda kimse şaşırmadı, beklenen gol gecikmişti!
İlk yarının son düdüğü çaldığında derin bir nefes aldı Fenerbahçe tribünleri, rezalet sona ermişti. Derken, önce Jose Mourinho, “Özel Biri” olduğunu hatırladı, sonrasında da oyuncuları… Mourinho, Yusuf ve Tadic yerine Kostic ile Maximin’i sahaya sürerken, saha içindeki dizilişi değiştirdi. Fenerbahçe sahaya, “Sarı Kanarya” olarak dönmüştü. En Nesyri’nin seri gollerine, Oğuz jeneriklik bir sayıyla destek verince, iş resitale dönüştü. Göztepe’nin alkışlanacak oyununa rağmen, alkışları da puanları da kapan Fenerbahçe oldu. Ha taraftar çıldırdı mı? Tabii ki, önce sinirden, sonra sevinçten.
Mehmet Emin Uluç'un önceki yazıları...