Af­fet­mek, ga­da­bı, in­ti­ka­mı te­miz­ler

A -
A +

İn­sa­nın ya­ra­tı­lı­şın­da, hay­vâ­nî rû­hun ar­zû­la­rı bu­lun­mak­ta­dır. Bu se­bep­le in­san, ma­lı, pa­ra­yı se­ver ve ken­di­sin­de ga­dab, in­ti­kam, ki­bir gi­bi sı­fat­lar gö­rün­me­ye baş­lar. Pey­gam­ber efen­di­miz; (Sa­da­ka ver­mek­le mâl azal­maz. Al­la­hü teâ­lâ, af­fe­den­le­ri azîz eder. Al­lah rı­zâ­sı için af­fe­de­ni, Al­la­hü teâ­lâ yük­sel­tir) bu­yur­muş­tur. Ha­dîs-i şe­rîf­te bil­di­ri­len sa­da­ka, farz olan sa­da­ka ya­ni ze­kât de­mek­tir. Te­vâ­zu ede­nin tâ­at­la­rı­na, ibâ­det­le­ri­ne, da­hâ çok se­vâb ve­ri­lir ve gü­nâh­la­rı, da­hâ ça­buk af­fo­lu­nur. Bu ha­dîs-i şe­rîf, kö­tü huy­la­rın ilâ­cı­nı bil­dir­mek­te ve sa­da­ka­yı, ze­kâ­tı em­ret­mek­te­dir. Af­fet­mek de, ga­da­bı, in­ti­ka­mı te­miz­le­mek­te­dir. Ha­dîs-i şe­rîf­te, af­fet­mek, şart­sız ola­rak bil­di­ri­li­yor. Mut­lak olan emir, bir şar­ta bağ­lan­maz, umû­mî­dir, bir­kaç şe­ye mah­sûs de­ğil­dir. Hak­kı­nı al­mak müm­kün de­ğil­se de, af­fet­mek iyi­dir. Müm­kün ise, da­hâ iyi­dir. Çün­kü, hak­kı­nı ge­ri al­ma­ya kud­re­ti var­ken af­fet­mek, nef­se da­hâ güç ge­lir. İN­SAN­LI­ĞIN EN YÜK­SEK DE­RE­CE­Sİ Zul­me­de­ni af­fet­mek, hil­min, mer­ha­me­tin ve şe­câ­atin en üs­tün de­re­ce­si­dir. Ken­di­si­ne iyi­lik et­me­ye­ne he­diy­ye ver­mek de, ih­sâ­nın en üs­tün de­re­ce­si­dir. Kö­tü­lük ede­ne ih­sân­da bu­lun­mak, in­san­lı­ğın en yük­sek de­re­ce­si­dir. Bu sı­fat­lar, düş­ma­nı dost ya­par. Îsâ aley­his­se­lâm; (Diş kı­ra­nın di­şi kı­rı­lır. Bur­nu, ku­la­ğı ke­se­nin, bur­nu ku­la­ğı ke­si­lir de­miş­tim. Şim­di ise, kö­tü­lük ya­pa­na kar­şı, kö­tü­lük yap­ma­yı­nız. Sağ ya­na­ğı­nı­za vu­ra­na sol ya­na­ğı­nı­zı çe­vi­ri­niz di­yo­rum) bu­yur­muş­tur. Muh­yid­dîn-i Ara­bî haz­ret­le­ri de; "Kö­tü­lük ede­ne iyi­lik ya­pan kim­se, ni­met­le­rin şük­rü­nü yap­mış olur. İyi­lik ede­ne kö­tü­lük ya­pan kim­se, küf­rân-ı ni'met et­miş olur" bu­yur­mak­ta­dır. Ken­di­ni be­ğe­nen, nef­si­nin esi­ri olan kim­se, iyi­lik ya­pa­maz, te­şek­kür ede­mez ve kö­tü­lük eden­le­ri de af­fe­de­mez. Ebû Be­kir Vâ­sı­tî haz­ret­le­ri bu­yu­ru­yor ki: "Yü­zü­nü nef­si­ne dön­dü­ren, sır­tı­nı dî­ne dön­dür­müş olur. Yü­zü­nü dî­ne dön­dü­ren sır­tı­nı nef­si­ne dön­dür­müş olur. Nef­si­nin is­te­di­ği iş­le­re de­ğil, nef­se ay­kı­rı olan iş­le­re gö­nül ver." Hak­kı­nı alan­dan, yal­nız hak­kı­nı ge­ri al­mak, faz­la­sı­nı al­ma­mak, in­ti­sâr olur. Af­fet­mek, ba­zan zâ­lim­le­re kar­şı ac­zi gös­te­re­bi­lir, zul­mün art­ma­sı­na se­bep ola­bi­lir. İn­ti­sâr, her za­mân zul­mün azal­ma­sı­na, hat­tâ yok ol­ma­sı­na se­bep olur. Böy­le za­mân­lar­da, in­ti­sâr et­mek, af­fet­mek­ten da­hâ ef­dal, da­hâ se­vâb olur. Hak­kın­dan faz­la­sı­nı ge­ri al­mak, zu­lüm olur. Zul­me­den­le­re azâb ya­pı­la­ca­ğı bil­di­ril­miş­tir. Zâ­li­mi af­fe­den, Al­la­hü te­âlâ­nın sev­gi­si­ne ka­vu­şur. Zâ­lim­den hak­kı ka­dar ge­ri al­mak, adâ­let olur. Gayr-i müs­lim­le­re kar­şı adâ­let ya­pı­lır. Fa­kat gü­cü yet­ti­ği hâl­de af­fet­mek, gü­zel ah­lâk­tır. Re­sû­lul­lah efen­di­miz, bir kim­se­nin zâ­li­me bed­du­â et­ti­ği­ni gö­rün­ce; (İn­ti­sâr ey­le­din!) bu­yur­du. Af­fey­le­sey­di, da­hâ iyi olur­du. Ha­dîs-i şe­rîf­te; (Üç şey ken­di­sin­de bu­lu­nan kim­se, Cen­ne­te di­le­di­ği ka­pı­dan gi­re­cek­tir: Kul hak­kı­nı öde­yen, her na­mâz­dan son­ra on­bir de­fa ih­lâs sû­re­si­ni oku­yan, kâ­ti­li­ni af­fe­de­rek ölen) bu­yu­rul­muş­tur. Zül­kar­neyn aley­his­se­lâm hak­kın­da Pey­gam­ber de­ğil­di, di­yen âlim­ler bu­yur­du­lar ki: "Zül­kar­neyn aley­his­se­lâm pey­gam­ber de­ğil­di ama ona Pey­gam­ber­ler­de bu­lu­nan sı­fat­lar­dan dör­dü ve­ril­miş­ti. Bun­lar, gü­cü var iken af­fe­der­di. Vâ­det­ti­ği­ni ya­par­dı. Hep doğ­ru söy­ler­di. Rız­kı­nı bir gün ev­vel­den hâ­zır­la­maz­dı." HİÇ KİM­SE­Yİ İN­CİT­ME­ME­Lİ Ne­ti­ce ola­rak, Müs­lü­mân­la­rın ayıp­la­rı­nı ört­me­li, giz­li gü­nâh­la­rı­nı yay­ma­ma­lı ve ku­sûr­la­rı­nı af­fet­me­li­dir. Çün­kü af­fet­mek, çok se­vâb­tır. Zul­mün çok­lu­ğu ka­dar af­fın se­vâ­bı da çok olur. Kü­çük­le­re, em­ri al­tın­da bu­lu­nan­la­ra, fa­kîr­le­re mer­ha­met et­me­li­dir. Ku­sûr­la­rı­nı yüz­le­ri­ne vur­ma­ma­lı­dır. Hiç kim­se­yi in­cit­me­me­li, dî­ni­ne, ma­lı­na, ca­nı­na, şe­re­fi­ne, nâ­mû­su­na sal­dır­ma­ma­lı­dır. İyi, kö­tü, her­ke­se, gü­ler yüz gös­ter­me­li. Fit­ne çı­kar­ma­ma­lı, düş­man ka­zan­ma­ma­lı­dır. Af di­le­yen­le­ri af­fet­me­li­dir. Her­ke­se kar­şı iyi huy­lu ol­ma­lı­dır. Kim­se­nin sö­zü­ne kar­şı gel­me­me­li. Mü­nâ­ka­şa et­me­me­li­dir. Ebû Ab­dul­lah Ah­med Mak­ka­rî haz­ret­le­ri­nin bu­yur­du­ğu gi­bi: "Fü­tüv­vet de­mek, gü­cen­di­ğin kim­se­ye iyi­lik et­mek, sev­me­di­ği­ne ih­sân­da bu­lun­mak ve sı­kıl­dı­ğın kim­se­ye gü­ler yüz­lü ol­mak­tır."