Tevekkül, kalbde hâsıl olan bir hâldir. Allahü teâlânın lütuf ve ihsânının pekçok olduğuna îmân etmekle hâsıl olur. Bu hâl, kalbin vekîle güvenmesi, Ona inanması ve Onunla rahat etmesidir. Böyle bir insan, dünyâ malına gönül bağlamaz, dünyâ işlerinin bozulmasından üzülmez. Allahü teâlânın, rızkı göndereceğine güvenir. Âl-i îmrân sûresinin 173. âyet-i kerimesinde meâlen;
(Allahü teâlâ bize yetişir. O, çok iyi vekîldir) buyurulduğunu iyi anlayıp, her şeyi Allahü teâlâ yapar, Ondan başkası bir şey yapamaz, Onun rahmetinin, iyiliğinin sonsuz olduğuna inanan bir kimse, sebeplere değil, Allahü teâlâya güvenir. Rızık takdîr edilmiş, ayrılmıştır, vakti gelince bana yetişir der. Allahü teâlâ, bana, kendi büyüklüğüne, merhametine yakışacak işleri yapar der. Bâzı kimseler, buna inanır ammâ, içinde bir korku bulunur. Çok kimse, bir şeye inanırlarsa da, tabîatları, îmânlarına uymayıp, evhâm ve hayâllere uyar. Hattâ bu hayâllerin yanlış olduğunu bildiği hâlde, yine bunlara tâbi olur. Meselâ, tatlı yerken, başka biri tatlıyı pis bir şeye benzetirse yiyemez. Bu sözün yanlış olduğunu bildiği hâlde, yine yiyemez. Ölü bulunan bir odada, yalnız yatamaz. Ölünün taş gibi olup hareket edemeyeceğini bildiği hâlde, yatamaz.
Görülüyor ki, tevekkül için, hem kuvvetli îmân, hem de kuvvetli kalb lâzımdır. Böylece, kalbinde şüphe kalmaz.
Huzeyfe-i Mer'aşî hazretleri, İbrâhim bin Edhem hazretlerine hizmet ederdi. Bunun sebebini soranlara, yaşadığı şu hâdiseyi anlatmıştır:
"Mekke'ye giderken çok acıkmıştık. Kûfeye gelince, açlıktan yürüyemez oldum. İbrâhim bin Edhem hazretleri bana;
-Açlıktan kuvvetsiz mi kaldın? dedi. Ben de;
-Evet dedim. Hokka, kalem, kâğıt istedi. Bulup getirdim ve kâğıda;
'Bismillâhirrahmânirrahim. Her şeyde, her hâlde sana güvenilen Rabbim! Her şeyi veren sensin. Sana her ân hamd ve şükreder, Seni bir ân unutmam. Aç, susuz ve çıplak kaldım. İlk üçü, benim vazifemdir. Elbette yaparım. Son üçünü sen söz verdin. Senden bekliyorum' diye yazıp, bana verdi ve;
-Dışarı çık ve Allahü teâlâdan başka hiç kimseden bir şey umma ve ilk karşılaştığın kimseye bu kâğıdı ver dedi. Dışarı çıktım. İlk olarak, deve üstünde biri ile karşılaştım. Kâğıdı ona verdim. Okudu, ağlamaya başladı ve;
-Bunu kim yazdı? dedi.
-Câmide birisi dedim. Bana bir kese altın verdi. İçinde altmış dinar vardı. Bunun kim olduğunu etraftakilere sordum;
-Nasranî yâni Hıristiyandır dediler... İbrâhim bin Edhem hazretlerine bunları anlattım.
-Keseye elini sürme. Sâhibi şimdi gelir, buyurdu. Az zaman sonra Nasrânî, İbrâhim bin Edhem hazretlerinin huzûruna geldi ve;
-Bu yazıyı yazan siz misiniz? dedi. Ondan 'Evet' cevâbını alınca;
-Çok düşündüm, böyle bir yazıyı yazanın Allahü teâlâya olan tevekkülü, ancak hak olan bir dinde olur. Parayı verdiğim kimseyi tâkip ederek huzûrunuza geldim. Bana İslâmiyet'i anlatır mısınız? diyerek, kelime-i şehadeti söyledi ve Müslüman oldu."
Netice olarak, itimat, güven ve rahatlık tam olmadıkça, tevekkül tam olmaz. Çünkü tevekkül, kalbin, her işte, Allahü teâlâya i'timat etmesi, güvenmesi demektir.