İhlâs,
dünyâ faydalarını düşünmeyip ibâdetlerini yalnız Allahü teâlânın rızâsı
için yapmaktır. İhlâs sâhibi, ibâdet yaparken başkalarına göstermeyi
düşünmez.
İbâdetin
kabûl olması için, niyetin hâlis olması, yani yalnız Allahü teâlânın
rızâsı için yapılması lâzımdır. Niyet, kalb ile olur, yalnız söylemekle
niyet edilmiş olmaz.
İslâmiyet, ilim, amel ve ihlâs olmak
üzere üç kısımdır. Yani emirleri ve yasakları öğrenmek, öğrendiklerine
tâbi olmak, bunları yalnız Allah rızâsı için yapmak lâzımdır. Kur'ân-ı
kerîm, bu üçünü emretmekte ve övmektedir.
İhlâs, dünyâ
faydalarını düşünmeyip ibâdetlerini yalnız Allahü teâlânın rızâsı için
yapmaktır. İhlâs sâhibi, ibâdet yaparken başkalarına göstermeyi
düşünmez. Hadîs-i şerîfte;
(Allahü teâlâyı görür gibi ibâdet et! Sen görmüyor isen de, O, seni görmektedir) buyuruldu.
İbâdetleri,
meselâ Kur'ân-ı kerîmi, mevlid, ezân okumayı, imâmlığı, duâyı para
karşılığı yapmak, bunlarda pazarlık etmek alana da, verene de harâmdır.
Bunları Allahü teâlânın rızâsı için yapmalı, hediye verilirse, kabûl
etmelidir. Hediye veren cimri olmamalıdır. Dünyâ işleri için çok verip,
Allahü teâlânın rızâsı için az vermekten dahâ fenâ hasislik, cimrilik
olmaz.
(Allah dışınıza bakmaz. Kalblerinize ve niyetlerinize bakar) hadîs-i
şerîfi, ibâdet yapanlar, hayır işliyenler içindir. Yani ibâdetin kabûl
olması için, Allahü teâlânın rızâsı için yapılması lâzımdır. Zira
yapılan amellerin en efdâli, ihlâs ile yani Allah rızâsı için
yapılandır.
Abdullah Mürteiş hazretleri, tasavvuf, evliyalık yolunda ilerlemesine sebeb olan hâdiseyi şöyle anlatır:
"Babam,
bulunduğumuz yerin ileri gelenlerinden idi. Bir gün evimizin önünde
otururken yanıma bir genç geldi. Sırtında hırka, başında eski bir külâh
vardı. Fasîh, açık bir lisân ile benden bir şey istedi. Ben içimden;
"Sapasağlam
bir genç olsun da, utanmadan dilencilik yapsın, olacak şey değil!" diye
düşündüm ve kendisine hiç cevap vermedim. O kimse bana sertçe;
-Kalbine gelen şeyden, Allahü teâlâya sığınırım dedi.
Bunu
duyunca çok korktum ve kendimden geçerek yere düştüm.
Hizmetçilerimizden biri bu hâlimi görüp yanıma gelmiş. Kendime
geldiğimde, başımı dizine koyup, beni ayıltmaya çalışıyordu. Herkes
etrafıma toplanmıştı. O gencin gittiğini öğrendim, çok üzüldüm ve
yaptığıma çok pişman oldum. O gün böyle geçti. Gece olunca bu dert ve
elem ile uyudum. Rüyâmda hazret-i Ali'yi gördüm. O genç de yanında idi.
Hazret-i Ali bana dönerek:
"Keşke öyle düşünmeseydin ve buna bir şeyler verseydin. Allah rızâsı için hiçbir şey vermeyeni Allahü teâlâ sevmez" buyurdular.
Sabah
olunca kendime âit ne varsa, hepsini, Allah rızâsı için ihtiyâcı
olanlara dağıtıp, sefere çıktım. Bağdât'a gelip ilim öğrenmeye başladım.
On beş sene sonra babamın vefât ettiğini haber alıp, Nişâbur'a geldim.
Babamdan bana çok büyük servet kalmıştı. Onları da Allah rızâsı için
dağıtıp Bağdât'a döndüm. O gencin, o bakışı hâlâ gözümün önünde. Devamlı
üzülüp, pişman oluyordum."
Abdullah Mürteiş hazretlerinin vefât edinceye kadar da bu üzüntüsünün böyle devâm ettiği bildirilmiştir.
Netice
olarak, her iyiliği, insanlara yardım etmeyi, bütün ibâdetleri, Allahü
teâlânın rızâsı için yapmalı ve harâmlardan da Onun rızâsı için
sakınmalıdır.