Allahü teâlânın sevgisine, rızâsına kavuşmak için, öncelikle doğru bir îmâna sâhip olmalıdır. Îmân ettikten sonra, harâmları öğrenip bunlardan sakınmalı, sonra farzları öğrenip bunları yapmalıdır. Takvâ sâhibi olmalıdır. Takvâ, yalnız nâfile ibâdet yapmakla elde edilmez. Takvâ, farzları, vâcibleri yapmak ve harâmlardan sakınmak demektir. İhlâs ile yapılmayan farzların, vâciblerin hiç kıymeti yoktur. Zümer sûresinin 2. âyetinde meâlen; (Allaha ihlâs ile ibâdet et! İbâdet, ancak Ona yapılır) buyuruldu. Harâmlardan tam olarak kaçınmak da, nefsin îmân etmesi ile mümkün olur. Ancak Allahü teâlâ, insanlara güçlerinin yeteceği kadar şeyleri emretmiştir. Zira Tegâbün sûresinin 16. âyetinde meâlen; (Allahın yasak ettiği şeylerden, gücünüz yettiği kadar perhiz ediniz!) buyurulmaktadır. Bu sebeple her insanın, Allahü teâlânın sevgisine, rızâsına kavuşmak için, kendisine ihsân edilen güç, kuvvet miktarınca, elinden geldiği kadar çalışması lâzımdır. İLİM, AMEL VE İHLÂS İslâmiyet, üç şeyden meydâna gelmiştir. Bunlar; ilim, amel ve ihlâstır. Tasavvuf, bu üçüncüsünü elde etmek içindir. Allahü teâlâya yaklaşmak, Ona kavuşmak, Onu görmek, ancak âhırette olacaktır. Bunun için her Müslümanın, bütün gücüyle Muhammed aleyhisselâmın yoluna sarılması, emr-i ma'rûf ve nehy-i münker yapmayı huy edinmesi, unutulmuş sünnetleri ortaya çıkarmaya çalışması lâzımdır. Sünnetleri ortaya çıkarırken, fitne ve fesât uyandırmamalıdır. Çünkü fitne çıkarmak harâmdır. Sünnet işleyeceğim derken, harâm işlememeli, kaş yaparken, göz çıkarmamalıdır. Tasavvuf yolunda ilerlemek, kendini yok bilmek, Allahü teâlâya tâm kul olmak içindir. Allahü teâlâdan başka her şeyi unutmak ve yalnız Allahü teâlâyı var bilmektir. Tasavvuf yolunda olmak, Allaha kul olmaktan kurtulmak, kendini başkalarından üstün yapmak, rûhları, melekleri, cin ve nûrları görmek için değildir. Herkesin gözle gördüğü, düzgün, güzel, tatlı şeyler yetişmiyormuş gibi, başka şeyler aramanın ne kıymeti olur? Onlar da, bunlar da, hep Allahü teâlânın yarattığı varlıklardır. Hepsi yok idi, sonradan yaratılmış şeylerdir. Allahü teâlâya kavuşmak, Onun cemâlini görmek, ancak âhırette, Cennette olacaktır, dünyâda olamaz. Böyle olduğunu, Ehl-i sünnet âlimleri ve tasavvuf yolunun büyükleri, sözbirliği ile bildirdiler. Allahü teâlânın sevgisine, rızâsına kavuşmakta en büyük engel, insanın nefsidir. Çünkü insanın nefsi, Allahü teâlâya, Onun emir ve yasaklarına düşmandır. Bu sebeple nefis, insanı Rabbine kavuşturacak olan ölümü, ölmeyi de istemez ve sevmez. Eshâb-ı kirâmdan Enes bin Mâlik hazetleri şöyle nakleder: "Bir gün Resûlullah efendimiz bizlere hitaben; -Kim Allahü teâlâya kavuşmak isterse, Allahü teâlâ da ona kavuşmak ister. Kim onu istemezse, Allahü teâlâ da istemez buyurunca, biz kendilerine; -Yâ Resûlallah, bizim hiçbirimiz ölümü istemeyiz, diye arz ettik. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz; -Bu hâl, ölümü istememek değildir. Mü'min dünyâdan ayrılacağı zaman, akıbetinin, sonunun iyi olacağına dair müjdeler kendisine verilir. Böylece Allahü teâlâya kavuşmak ister. Bu kavuşma, onun en çok istediği şeydir. Fakat kâfir ve fâcir son nefesinde, sonunun iyi olmadığını görür ve cenâb-ı Hakka kavuşmayı istemez. Allahü teâlâ da ona kavuşmayı istemez cevabını verdiler." KALBLERİN EN İYİ İLACI... Tefsîr-i azîzîde, Dehr sûresinin tefsirinden buyuruluyor ki: "Zikretmek, Allahü teâlâdan başka şeylerin sevgisini, onlara düşkün olmayı kalbden çıkarmak içindir. Kalbin mahlûklara bağlılığını yok etmek için en iyi ilâcın, zikir olduğu tecrübelerle anlaşılmıştır. Ra'd sûresindeki âyet-i kerîmede meâlen; (Biliniz ki kalbler, ancak Allahı zikretmekle itmînâna kavuşur) buyuruldu." Netice olarak, Allahü teâlânın sevgisine, rızâsına kavuşmak için, kalbin mahlûklara olan bağını, bağlantılarını kesmek, onu dünyâ zevklerine düşkün olmaktan kurtarmak lâzımdır. Kalbi kurtarmak için de, Allahü teâlâya îmân etmekten, emirlerini yapmaktan, yasak ettiklerinden sakınmaktan ve Onu her zaman zikretmekten, hatırlamaktan dahâ faydalı bir ilâç yoktur. Hadîs-i şerîfde buyurulduğu gibi: (Zikrederek, kalblerinin yükünü hafîfletenlerin yolunda olunuz!)