Akıllı bir kimse, her şeyi yoktan yaratan, yok olmaktan, bütün zarârlardan koruyan bir yaratıcının varlığını kabul eder ve inanır. Bütün mahlukları yaratan Allahü teâlâ, her şeyi görmekte, bilmekte, işitmektedir. Her şeye gücü yeter ve kudreti sonsuzdur. Yarattığı her şeyi, eceli ve zamânı gelince yok etmektedir. İnsanları tekrâr dirilteceğini, hesâba çekeceğini, îmân etmiş olanlara Cennette sonsuz nimetler vereceğini, îmânı olmayanlara da Cehennemde sonsuz azâb yapacağını bildiriyor. Onun yapmak istediğini kimse durduramaz ve Onun işine kimse karışamaz. Onun emirlerine uymaktan, rızâsını, sevgisini kazanmaktan başka kurtuluş ve saâdet yolu yoktur. Hadîs-i şerîfte; (Sabâhları, yalnız Allahü teâlânın rızâsını kazanmayı düşünen kimseyi, Allahü teâlâ, dünyâ ve âhiret arzûlarına kavuşturur) buyuruldu. İbâdetler, Allahü teâlânın rızâsını kazanmaya, günâhlar ise, Onun gadabına sebep olmaktadır. Dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmak, Allahü teâlânın rızâsını kazanmak için, îmân edip Müslümân olmak lâzımdır. İHLAS NE DEMEK? Emirleri yapmaya, yasaklardan sakınmaya ibâdet etmek denir. Bir ibâdetin makbûl olabilmesi için, bu ibâdetlerin şartlarını öğrenmek ve öğrendiklerini de ihlâs ile yapmak lâzımdır. İhlâs, para, mevki, şöhret gibi dünyâ menfaatlerini düşünmeyip, Allahü teâlâ emrettiği, Onun rızâsını, sevgisini kazanmak için yapmaktır. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri anlatır: "Nişâburlu bir ilim talebesi ile bir tüccar yol arkadaşı olurlar. Çok fakir olduğundan talebenin ayakkabısı yoktur. Yalın ayak yürürken, tüccar bir çift ayakkabı alıp verir. Sonra tüccar, talebeye ikide bir; -Ey talebe! Yolun düzgün yerinden yürü, sivri taşlara basma, ayaklarını sürüme, dikenli yerlerden gitme, ayakkabıyı eskitme diye tembihlerde bulunur. Bu tembihler o kadar çok sık tekrarlanır ki talebeyi usandırır. Sonunda talebe dayanamayıp ayakkabıları çıkarır, tüccarın önüne bırakır ve; -Ben senelerce yalın ayak seyâhat ederim. Kimse bana bunun için bir şart koşmuyordu. Şimdi verdiğin bu ayakkabılar için sana mahkûm olamam der. İşte burada olduğu gibi, yapılan hayır-hasenât karşılıksız olmalı Allahü teâlânın rızâsı için yapılmalıdır. Ancak böyle olursa makbûl olur." Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerine, ihlâsı kimden öğrendiği sorulunca, başından geçen şu hâdiseyi anlatır: "Mekke-i mükerremede bulunuyordum. Bir berber gördüm. Ona; -Allah rızâsı için benim saçlarımı düzeltebilir misin? dedim. Berber; -Elbette dedi. O sırada, mevki sâhibi birini tıraş etmekte idi. Hemen tıraşını bırakıp; -Efendi, kalk. Bir kimse Allah için bir şey istedi mi, bütün işler durur, derhal ona bakılır dedi. Sonra berber koltuğuna beni oturtup tıraş etti. Sonra da bana bir miktâr altın verip; -İhtiyaçların için lâzım olur, onlara harcarsın! dedi. Ben bu hâle çok hayret edip, elime geçecek ilk parayı kendisine hediye etmeye niyet ettim. Az bir zaman sonra bana Basra'dan bir kese altın gönderdiler. Hemen götürüp o keseyi ona verince sebebini sordu. Ben de niyetimi açıkladım. Bunun üzerine bana; -Sen, Allah rızâsı için beni tıraş et dedin. Ben de o niyetle seni tıraş ettim. Şimdi bunları alırsam, niyetimde bir değişme olmasından korkuyorum dedi." İNSANLARI MEMNUN ETMEK ZOR! Ali bin Vehb-i Sincârî hazretleri, talebelerine sık sık; "İhlâs; bütün işleri, insanların rızâsı için değil, Allahü teâlânın rızâsı için yapmaktır" buyururdu. Netice olarak, insanları her bakımdan tamamen ve tamamını râzı ve memnun etmek çok zordur. Bir kimsenin bütün insanları kendinden hoşnut etmesi mümkün değildir. Bunun için kul, daima Allahü teâlâyı râzı ve memnun etmeye bakmalı, ihlâs sahibi olmalıdır. Hadis-i şerifte buyurulduğu gibi: (Bir kimse insanların kızacakları şeyde Allahü teâlânın rızâsını ararsa, Allahü teâlâ onu, insanlardan geleceklerden korur. Bir kimse, Allahü teâlânın kızacağı şeyde, insanların rızâsını ararsa, Allahü teâlâ onun işini insanlara bırakır.)