İslâmiyette îmânın esâs olması, amellerin, ibâdetlerin ehemmiyetini azaltmaz. Çünkü amellerin yapılmasına sebep, îmândır. Sebebin kuvvetli olması, netîceyi emniyet altına alır. Îmânı kuvvetli olan bir Müslümân, amellere dahâ çok ehemmiyet verir. İslâmiyetin emrettiği vazîfeleri yerine getirmek lâzım olduğu gibi, her birinin vazîfe olduğuna inanmak da ayrıca lâzımdır. Böyle inanan bir Müslümân, bu vazîfeleri elbette seve seve yapacaktır. Müslümânların her amele, her vazîfeye de ayrı ayrı îmân etmesi lâzım olduğu için, günâh işleyenler, îmânlarının sarsılacağını, hattâ gideceğini düşünerek titrerler. Hattâ bir günâhı işlemeyen kimse bile, o günâha ehemmiyet vermese, ne olurmuş dese, îmânı gider. ÎMÂNIN KEMÂLE GELMESİ... İnanılması emredilenlere inanmakla ve bunları söylemekle, îmân hâsıl oluyor. Emredilen ibâdetleri yapmakla da, îmân kemâle gelip cilâlanıyor. Bu sebeple îmânı, farzları ve harâmları öğrenmek, bilmek farzdır. Otuzüç farz meşhûrdur. Bunlardan dördü esâs olup, namâz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek ve haccetmektir. Îmân ile berâber bu dört farz, İslâmın şartıdır. Îmân edip de ibâdet edene, yani bu dört farzı yapana Müslümân denir. Bunlardan biri bozuk olur veyâ hiç olmazsa, Müslümânlık bozuk olur. Dördünü de yapmayan, mü'min olsa da Müslümânlığı tam değildir. Böyle îmân, insanı yalnız dünyâda korursa da, âhirete îmânla gitmek güç olur. Zira îmân, muma benzer, İslâmiyetin bildirdiği hükümler ise, mumun etrâfındaki fener gibidir. Mum ile birlikte fener de, İslâmiyettir. Fenersiz mum, çabuk söner. Îmânsız İslâm olamaz. İslâm olmayınca, îmân da yoktur. Hazret-i Alî buyuruyor ki: "Uğraşmadan, çalışmadan Cennete kavuşacağını zanneden kimse, hayâle kapılıyor. Çalışarak kavuşacağım diyenin de kendini yorması, ibâdet meşakkatlerini yüklenmesi lâzımdır." Hasan-ı Basrî hazretleri; "İbâdet etmeden Allahü teâlâdan Cennet istemek, büyük günâhtır" buyurmuştur. Din büyükleri de; "İlmi faydalı olan kimse, ibâdeti bırakmaz, ibâdetin sevâbını düşünmeyi bırakır" buyurmuşlardır. Peygamber efendimiz buyuruyor ki: (Akıl sâhibi, nefsini ezip, âhirette lâzım olan şeyler için çalışır. Ahmak olan da nefsinin arzûları peşinde koşup, Cennete götürmesi için de, Allaha duâ eder.) İnsanlar, dünyâ menfâatlerini ele geçirmek için, çok ince düşünmekte, çalışmakta ve bunlar için didinmektedirler. Ancak aynı hassasiyeti, âhiret için yapmamakta, sonsuz saâdet veya felâket karşısında bulunduklarına ehemmiyet vermemekte ve bunu düşünmemektedirler. Allahü teâlâ insanlara akıl vermiş ve buna karşılık, onlara faydalı vazîfeler yüklemiştir. Bunları bildirmek için de, Peygamberler göndermiştir. İnsan dünyâdaki hayât mücâdelesini ve yaşama kanûnlarını bilmezse, yâhut bilip de onlara göre çalışmazsa, neticede bunun zararını görür. Bunun gibi, Allahü teâlânın dünyâ ve âhiret saâdeti için bildirdiği emir ve yasaklara ehemmiyet verilmezse; verilse bile bunlara uygun amel edilmezse, insan bunun zararını elbette görecektir. KALP, AYNA GİBİDİR... İnsanları Allahü teâlânın rızâsına, sevgisine kavuşturan yol, insanın kalbidir. Kalb, yaratılışında temiz bir ayna gibidir. İbâdetler, kalbin temizliğini, cilâsını arttırır. Günâhlar kalbi karartır. Sâlihler bu hâli anlar, üzülür, günâh işlemek istemezler. İslâmiyete uymak, nefsin âdetlerini, kalbi karartan isteklerini yok eder. Günâh işlemek ise, nefse tatlı, faydalı gelir. Bütün bid'atler, günâhlar, Allahü teâlânın düşmanı olan nefsi besler, kuvvetlendirir. Dünyâ, âhiret için tarladır. Âhirete yaramayan dünyâlıklar, zararlıdır. Harâmlar, günâhlar ve mubâhların fazlası böyledir. Netice olarak amel, îmânın şartı değilse de, îmânın kemâlinin, kuvvetli olmasının şartıdır. Peygamber efendimizin buyurduğu gibi: (Dünyâ için, dünyâda kalacağın kadar çalış! Âhiret için, orada sonsuz kalacağına göre çalış! Allahü teâlâya, muhtâç olduğun kadar itâat et! Cehenneme dayanabileceğin kadar günâh işle!)