Allahü teâlânın rahmeti sonsuz, merhameti boldur. Dünyâda da, âhirette de bol bol vericidir. Allahü teâlânın merhameti, ihsânı, ni'metleri, o kadar çoktur ki, sonsuzdur. Kullarına çok acıdığı için, onların dünyâda râhat, huzûr içinde, kardeşçe yaşamaları, âhirette de, sonsuz saâdete, bitmez, tükenmez ni'metlere kavuşmaları için, yapılması lâzım olan iyilikleri ve sakınılması lâzım olan kötülükleri, Peygamberlerine, melek vâsıtası ile bildirmiş, bunları bildiren birçok kitâp da göndermiştir. Dinli olsun, dinsiz olsun, inansın inanmasın, herhangi bir kimse, bilerek veyâ bilmeyerek, Kur'ân-ı kerîmdeki emir ve yasaklara uyduğu kadar, dünyâda râhat ve huzûr içinde yaşar. Bu hâl, faydalı bir ilâcı kullanan herkesin, dertten, sıkıntıdan kurtulması gibidir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki: "ÖYLE BİR İHSAN SAHİBİ Kİ!.." "Bütün mahlûklara her ni'meti, iyilikleri veren yalnız Allahü teâlâdır. Her şeyi vareden, var olmak ni'metini veren Odur. Her ân, varlıkta durduran da Odur. Kâmil, iyi sıfatlar, insanlara, Onun rahmeti ile, acıması ile verildi. Hayât, ilim, semi', basar, kudret ve kelâm sıfatlarımız hep Ondandır. Sayılamıyan ni'metleri hep O vermektedir. İnsanları sıkıntıdan kurtaran, duâları kabûl eden, belâlardan kurtaran hep Odur. Öyle bir Razzaktır ki, kullarının rızıklarını, günâhlarından dolayı kesmiyor. Affı ve merhameti o kadar boldur ki, günâh işleyenlerin yüz karalarını meydâna çıkarmıyor. Hilmi o kadar çoktur ki, kullarının cezâlarını vermekte acele etmiyor. Öyle bir ihsân sâhibidir ki, kerem ve ihsânlarını dost ve düşman, herkese saçıyor. Bütün ni'metlerinin en şereflisi, en kıymetlisi, en üstünü olarak da, kullarına Müslümânlığı açıkça bildiriyor ve beğendiği yolu gösteriyor. Mahlûkların en iyisine uyarak saâdet-i ebediyyeye kavuşmayı emir buyuruyor. İşte, Onun ni'metleri, ihsânları Güneş'ten dahâ açık ve Ay'dan dahâ âşikârdır. Başkalarından gelen ni'metleri de gönderen Odur. Başkalarının ihsân etmesi, bir emânetçinin, birisine emânet vermesi gibidir. Başkasından bir şey istemek, fakîrden bir şey beklemektir. Câhil de, bunu âlim gibi bilir. Kalın kafalı da, zekî kimse gibi anlar." Vaktiyle bir mübârek zâtın iki talebesi, oturmuşlar kendi aralarında konuşuyorlarmış. Onlardan birisi diğerine; -Bizim âhiretteki hâlimiz acaba nasıl olacaktır, orada nasıl hesap vereceğiz, çok korkuyorum deyince, arkadaşı; -Sana bir şey soracağım ama doğru söyleyeceksin. Âhirette senin hesabını, annenin mi, babanın mı, yoksa Allahü teâlânın mı görmesini istersin, diye sormuş. O da; -Ne kadar yaramaz da olsam annem beni ateşe atmaz, atamaz. Babam zaten hiç kıyamaz demiş. Bunun üzerine arkadaşı; -Ama bunların hepsinin sana olan merhameti, şefkati, cenâb-ı Hakkın merhamet ve şefkat deryasının bir parçasıdır. Annenin, babanın şefkati, Allahü teâlânın şefkatinden bir zerredir cevabını vermiştir. Peygamber efendimiz, bir muharebeden sonra dinleniyorlarmış. Esirlerin arasında bir kadıncağız, bir oraya bir buraya koşuyor, Peygamber efendimiz ve Eshâb-ı kirâm da, o kadının ne yapmak istediğine bakıyorlarmış. Sonunda kadın, kundaktaki bebeğini aramış bulmuş ve bir çalının arkasına geçip emzirmeye başlamış. Peygamber efendimiz bu hâli görünce; (Ne diyorsunuz? Bu anne ölümü, esâreti unuttu sadece çocuğunu düşünüyor. Bu anne, bu evlâdını ateşe atar mı? Vallahi Allah da böyle ateşe atmaz) buyururlar. BUNDAN DAHA İYİSİ OLAMAZ!.. Netice olarak, Allahü teâlânın kullarına olan merhameti, iyiliği, bir ananın, yavrusuna olan merhametinden dahâ çoktur. Böyle olduğu hadîs-i şerîfte bildirilmiştir. Lutfü, merhameti o kadar çoktur ki, dünyâyı ve dünyâda olan her şeyi en iyi şekilde yaratmıştır. Bundan daha iyisi mümkün değildir. Rahmetinden, lutfünden hiçbir mahlûku mahrûm bırakmamıştır. Bu merhamete kavuşabilmek için, îmân etmek, emirleri yapıp yasaklardan sakınmak ve ümitli olmak lâzımdır. Hadîs-i kudsîde buyurulduğu gibi: (Benim rahmetim gadabımı aşmıştır.)