İnsan, bu dünyada bâki, devamlı kalıcı değildir. İnsana belli bir ömür verilmiştir, o ömür de, her ân tükenmekte, azalmaktadır. Bunun için insan, niçin yaratıldığını, bu dünyaya gönderilişin sebebini, maksadını iyi anlamalı ve ona göre kendisine verilen ömrü kullanmalıdır. Lokman Hakîm hazretleri, oğluna nasihat ederek buyurur ki:
"Ey oğul! Ateş gelirken ondan nasıl emin olunur? Dünyâdan ayrılmak muhakkak iken, ona nasıl meyledilir? Ölüm nasıl akıldan çıkar? Onun geleceğinden aslâ şüphe edilmez. Uyuduğun gibi öleceksin. Ey oğlum! İnsanın üç şeyi vardır. Rûhunu Azrâil aleyhisselâm alır. Hayır veya şer ne ise; ameli kendisine kalır. Bedenini de kurtlar yer ve toprak çürütür."
Ahmed bin Ebü'l-Havârî hazretleri başından geçen ibret verici bir hâdiseyi şöyle anlatmaktadır:
"ÖLÜM ONLARIN PEŞİNDE!.."
"Bir gün çöle gitmiştim. Araplar develerini koşturuyorlardı. Onlar bu işle meşgûl olurken, orada birisi, bir köşeye çekilmiş Allahü teâlâyı zikrediyor ve kendi hâlinde oturuyordu. Dikkatimi çekti yanına gittim. Selâm verdim selâmımı aldı. Biraz konuştuktan sonra bana;
-Allahü teâlâyı zikretmek en lezzetli şey ve şifâ verici bir iştir. Şaşıyorum insanlar nasıl boyun büküp, yalvarmazlar! Halbuki ölüm onların peşinde, onları takip ediyor. İnsanlar ise tehlike ve musîbetler içinde. Buna rağmen boş şeylerle meşguller dedi. Kendisine;
-Allahın rahmeti üzerinize olsun insanlar hangi musîbetler ve hangi tehlikeler içinde? diye sordum:
-Günah musîbeti ve ölüm tehlikesi, ölümden öncesi ve sonrası! dedi. Sonra ağlamaya başladı. Ben de onunla birlikte ağladım. Sonra tekrar;
-Neden yapayalnız duruyorsun? diye sordum, cevaben;
-Ben yalnız değilim, Rabbimle berâberim dedi. Fakir ve muhtâç olduğunu zannederek;
-Bir şey ister misin? deyince;
-Evet kalbimin derdini tedavî edecek bir tabib, doktor isterim dedi. Kendisine;
-Tabîbin kimdir? dedim.
-Rabbimdir dedi.
-Kalbinin derdi nedir? diye sordum.
-Günahlardır dedi.
-Peki bunlardan kim kurtuldu? diye sordum.
-Allahü teâlânın râzı olduğu kimseler dedi. Tekrar;
-Yolculuğun nereye? dedim.
-Kabiredir dedi.
-Yolcu musun?
-Annemden doğduğumdan beri yolcuyum. Âhirete gidiyorum dedi. Sonra;
-Azığın nerede? dedim.
-Azığım son derece az cevâbını verdi. Bu sefer;
-Yanında yiyeceğin nedir? dedim.
-Sübhânallah, Rabbimin vereceği rızık dedi.
-Peki yalnız hâlinle korkmuyor musunuz? dedim.
-Nasıl korkarım. Sâhibimin, Rabbimin mülkündeyim dedi.
-Yol neresidir? diye sormaya devâm edince, ellerini açıp duâya başladı:
-Yâ Rabbî! İnsanların çoğu seni unutmuş başka şeylerle meşgul. Sen her işin karşılığını vereceksin. Ey gariblerin yardımcısı, âcizlerin sığınağı! Ey azı çoğaltan, sapmışları hidâyete erdiren! Ey kendisine herkesin sığındığı Rabbim! Senin ihsânını ve rızânı isterim. Senin rızân olmadan dünyâ ve âhiret güzel olmaz... Hem böyle duâ ediyor, hem de yürüyordu. Ben de onu takip ediyordum. Bana;
-Allahın rahmeti üzerine olsun. Senin için benden daha hayırlı olan bir kimseye git! Beni meşgûl etme dedi. Sonra benden uzaklaşıp gitti. Arkasından gözden kayboluncaya kadar baktım. Sonra ağlayarak geri döndüm..."
AKLINI BAŞINA TOPLA!
Gâziantep'te yetişmiş velîlerinden Derviş Hacı Efendi, sevenlerine sık sık şöyle nasîhat edermiş:
"Ölüm bilinmeyen bir şeydir. Gelmeden görünmez, gelince de aman vermez. Ölüm seferine çıkanın bir daha geri dönmesine imkân yoktur. Bu yalan dünyâ nice defâlar dolup boşalmıştır. Ölüm nice anaların yavrusunu almış, nice babaların boynunu bükmüş, nice yavruları anasız, babasız koymuştur. Herkes birbirinin öldüğünü, gül benzinin kara toprakta solduğunu görür. Bununla berâber dünyâya bağlanmaktan vazgeçmez, dünyâ derdini çeker, dünyâ işine dalar. Fakat nihâyet yaptığını bırakıp gider. Böyle olduğu hâlde kimse aklını başına toplayıp yalancı dünyânın hâlini anlayamamakta ve bu yolculuğa hazırlanmamaktadır..."
Netice olarak insân, yaratılış gayesini ve ölümü unutursa, dünyâ zevklerine dalar. Böylece dertleri, üzüntüleri artar ve âhırete hazırlık yapamaz. Sonuç olarak da, sonsuz saâdetten, nimetlerden mahrûm kalır. Halbuki Peygamber efendimiz;
(Dünyada, kalıcı değil, yolcu gibi yaşamalı! Öleceğini hiç unutmamalı!) buyurmuştur.