Ölümden önce olan her şeye dünyâ denir. Bunlardan, ölümden sonra faydası olanlar, dünyâdan sayılmaz, âhıretten sayılırlar. Dünyâ, âhıret için tarladır. Âhırete yaramayan dünyâlıklar, zararlıdır. Harâmlar, günâhlar ve mubâhların fazlası böyledir. Dünyâda olanlar İslâmiyete uygun kullanılırsa, âhırete faydalı olurlar. Hem dünyâ lezzetine, hem de âhıret ni'metlerine kavuşulur.
Kötü olan dünyâ, Allahü teâlânın râzı olmadığı, âhıreti yıkıcı yerlerde kullanılan şeyler demektir. Kendini ve Rabbini unutup, lezzetlerine, şehvetlerine düşkün olanlar, arkadaşlarından geri kalan yolcuya benzer. İnsan da, ne için yaratılmış olduğunu unutup, âhıret hâzırlığı yapmazsa, ebedî felâkete sürüklenir.
Dünyâ sevgisi, âhırete hâzırlanmaya mâni olur. Çünkü kalb, onu düşünmekle, Allahı unutur. Beden, onu elde etmeye uğraşarak ibâdet yapamaz olur. İmân ile küfür birbirlerine zıt olduğu gibi, âhıret de, dünyânın zıddıdır, dünyâ ve âhıret bir araya getirilemez. Âhıreti kazanmak için, dünyâyı yani harâmları terk etmek lâzımdır. Dünyâyı terk etmek, iki türlüdür:
Birisi, bütün harâm olan şeylerle berâber, mubâhları da, yani günâh olmayan lezzetlerin çoğunu da bırakıp, yaşamak için zarûrî olan miktârını kullanmaktır.
İkincisi, dünyâda harâm ve şüpheli şeylerden kaçıp mubâhları kullanmaktır.
Hâmid-i Aksarâyî hazretleri, bir gün zirâatla uğraşan talebelerinden birine bir miktâr tohumluk buğday verir ve;
-Evlâdım bu tohumluk buğdayların yarısını, tarlanızın bir kısmına kendiniz için, diğer kısmına da, kalan tohumluk buğdayları bizim için ekiniz buyururlar.
Talebe, emredildiği şekilde tohumluk buğdayları eker... Ekinlerin yetiştiği mevsimde, hocası ile tarlaya giderler. Talebenin kendisi için ektiği taraftaki ekinler, çok güzeldir. Hocası için ektiği tarafta ise, hiçbir şey bitmemiştir. Hâmid-i Aksarâyî hazretleri, talebesine dönerek;
-Evlâdım, bu tarladaki ekinlerin hangisi bizim, hangisi sizindir, diye sorunca, talebe son derece utanır ve kendisi için ektiği tarafı göstererek;
-Bu taraftakiler sizindir efendim der. Bunun üzerine Hâmid-i Aksarâyî hazretleri, güzel yetişmekte olan ekinlere bakarak;
-Biz âhiret için çalışıyorduk. Acabâ hangi günahımızdan dolayı dünyâmız mâmûr olmaya başladı? deyip, üzüntüsünü dile getirir. Hocasının üzüldüğünü gören talebe, hakîkati söyleyerek üzüntüsünü giderir.
Âhıret işleri, dünyâ işlerine benzemez. Bu dünyâ, yok olmak için yaratıldı, yok olacaktır. Âhıret, sonsuz kalmak için ve sonsuz kalacak şekilde yaratıldı. Sonsuz kalacak şey ile çabuk yok olacak şey arasında ne kadar fark varsa, dünyâ ile âhıret yapısı ve işleri arasında da o kadar fark vardır.
Netice olarak dünya ile âhıret, doğu ile batı gibidir ki, birine yaklaşan, ötekinden uzak olur. Bir kimse, ibâdetini yapmaz ve geçiminde, kazancında Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını gözetmezse, dünyâya düşkün olmuş olur. Allahü teâlâ herkesin kalbini bundan soğutur. Hadis-i şerifte buyurulduğu gibi:
(Yalnız dünyâ için çalışana, yalnız kaderinde olan kadar gelir. İşleri karışık, üzüntüsü çok olur.)