Ahireti unutup dünyâ peşinde koşan kimse, zamanla şüpheli şeylere, sonra mekrûhlara, sonra da harâmlara, hattâ küfre dalar. Geçmiş ümmetlerin, Peygamberlerine inanmamalarına sebep, Âhireti bırakmaları, dünyâya düşkün olmaları idi. Dünyâ muhabbeti, şarâba benzer. Bundan içen, ancak ölüm zamânında ayılır. Mûsâ aleyhisselâm, Tûr Dağına giderken, birinin çok ağladığını gördü ve; -Yâ Rabbî! Kulun, senin korkundan ağlıyor dedi. Cenâb-ı Hak; (Kan ağlasa dahî, onu affetmem. Çünkü o, dünyâya düşkündür) buyurdu. VAH SA'LEBE BİN HÂTIB'A!" Eshâb-ı kirâm arasında bulunan Sa'lebe bin Hâtıb, Resûlullah efendimize gelerek; -Yâ Resûlallah, mâlımın çok olması için bana duâ buyur, dedi. Kendisine; -Şükrünü yapabildiğin az mâl, şükrünü yapamayacağın çok mâldan iyidir buyuruldu. Sa'lebe tekrâr duâ isteyince, Peygamber efendimiz; -Benim gibi olmayı istemez misin! Eğer şu dağların altın olmasını ve benim yanımda hareket etmelerini dileseydim, olurdu buyurdular. Sa'lebe birkaç defa daha tekrar çok malının olması için duâ isteyince, Resûlallah efendimiz; (Allahım Sa'lebeyi çok mâl ile rızıklandır) diye duâ ettiler. Sa'lebe bir miktâr koyun satın aldı. Allahü teâlâ bu koyunlara öyle bereket verdi ki, koyunlar çoğalıp, Medîne'ye sığmaz oldu. Koyunlarını alıp Medîne'nin dışına çıktı. Gündüz mescide namâza gelir, gece gelmezdi. Koyunları zamânla dahâ çok arttı. Çok uzaklara gitti. Artık Resûlullah efendimizin mescidine cumadan cumaya gelirdi. Koyunları dahâ da artınca öyle uzağa gitti ki, aslâ mescide ve cemâate gelemez oldu. Resûlullah efendimiz, Sa'lebeyi göremeyince hâlini sordu. Hâlini anlattılar. Bunun üzerine; (Vah Sa'lebe bin Hâtıb'a) buyurdular. Bir müddet sonra Allahü teâlâ zenginlere zekât vermeyi farz kıldı. Resûlullah efendimiz zenginlerin zekâtını toplamak üzere iki kişi vazifelendirdi ve; (Sa'lebeye ve Benî Süleym kabîlesinden zengin bir kimse var, ona uğrayınız) buyurdu. O iki kimse Sa'lebenin yanına gidip zekâtını istediler. Sa'lebe; -Elinizdeki mektûbu göreyim, dedi. Mektûbu gösterdiler. Sa'lebe; -Bu istediğiniz harâçtan başka bir şey değildir. Hele siz gidin başkalarından bir toplayın bakalım, dedi. O iki kimse Sa'lebenin yanından ayrılıp, başka yere gittiler. Süleym kabîlesine mensûb olan zengin kimse onların kendisine zekât almak için geldiklerini haber alınca, onları karşıladı ve; -Develerimin en iyilerini zekât için alınız, dedi. O iki sahâbî; -Sana farz olan zekât bunlardan azdır, dediler. O kimse ise; -Bu iyi develeri alınız. Allahü teâlânın rızâsını mâlımın en iyisiyle kazanayım, dedi. Sonra o iki sahâbî tekrâr Sa'lebenin yanına geldiler. Sa'lebe tekrâr; -Mektûbu gösterin, dedi. Mektûbu gösterdiler. Sa'lebe; -Bu harâçtır, siz gidin ben bir düşüneyim dedi. O iki sahâbî Medîne'ye dönüp, Resûlullah efendimizin huzûruna çıktılar. Henüz onlar söze başlamadan, Resûlullah efendimiz; (Vah Sa'lebe bin Hâtıb'a) buyurdular. Allahü teâlâ Sa'lebe hakkında Tövbe sûresinin 75. ve 76. âyetlerinde meâlen; (Onlardan kimi de Allaha şöyle kesin söz vermişti. Eğer bize lutuf ve kereminden ihsân ederse, muhakkak zekâtını vereceğiz, gerçekten sâlihlerden olacağız. Ne zamân ki Allah, kereminden isteklerini verdi, cimrilik edip yüz çevirdiler. Zâten yan çizip duruyorlardı) buyurdu. "SEN HELÂK OLDUN!.." Sa'lebenin kabîlesi bunu işitince, Sa'lebeye haber verip; "Helâk oldun. Allahü teâlâ senin hakkında âyet-i kerîme gönderdi" dediler. Sa'lebe, Resûlullah efendimizin huzûruna gelip; -İşte mâlımın zekâtı kabûl eyle, dedi. Resûlullah efendimiz; -Allahü teâlâ senin zekâtını kabûl etmekten beni menetti buyurdu. Sa'lebe ağladı ve başını yerlere sürdü. Resûlullah efendimiz; -Sen kendi kendine ettin! Sana söyledim, sözümü dinlemedin buyurdu ve onun zekâtını almadı. Netice olarak, Âhireti unutup dünyâ mâlı peşinde koşmak, nefsin şehvetleri, arzûları peşinden koşmaktan dahâ fenadır, kötüdür. Mâl, para, makam, şöhret peşinde koşmak, Allahü teâlânın emirlerini unutturursa, buna dünyâ muhabbeti, dünyâ sevgisi denir. Dünyâ sevgisi Âhirete hâzırlanmaya mâni olur. Hadis-i şerifte buyurulduğu gibi: (Dünyâyı helâlden kazanana, Âhirette hesap vardır. Harâmdan kazanana, azap vardır.)