Îmân edilecek, yapılacak, kaçınılacak şeyleri ve geçinecek san'at bilgilerini öğrenmek herkese farzdır. Bundan fazlasını öğrenmek farz değil ise de, sevâbtır. Hadîs-i şerîfte; (İlim öğrenmek, bütün nâfile ibâdetlerden daha sevaptır. Çünkü kendine de, öğreteceği kimselere de faydası vardır) buyuruldu. İslâm bilgileri, ancak bir âlimden, bir üstâttan veya bunların kitâplarından öğrenilir. Peygamber efendimiz; (Ey insanlar, biliniz ki, ilim âlimden işiterek öğrenilir) buyurmuştur. İnsanı, dalâletten, kötü yoldan ilim ve âlimler kurtarır. İnsan, bir rehber olmadan doğru yolu bulamaz. Bu sebeple, dinini doğru olarak öğrenmek isteyen kimsenin, ehl-i sünnet âlimlerini veya bunların yazdığı doğru din kitâplarını arayıp, bulması ve okuması lâzımdır. Mûsâ aleyhisselâmın; ilmin en yüksek derecesinde ve mantık ilminin üstâdı olduğu hâlde, Hızır aleyhisselâmdan ilim öğrenmeye gittiği, Kur'ân-ı kerîmde bildirilmektedir. Eshâb-ı kirâm, dinlerini Peygamber efendimizden öğrendiler. Resûlullah efendimiz, onların rehberi, üstâdı idi. Eshâb-ı kirâm da, sonrakilerin rehberi ve üstâdı oldular. İslâmiyyet bize, bu silsile yoluyla, nakledilerek gelmiştir. Zaten dinimizi öğreneceğimiz zâttan istifade edebilmemiz ve doğru olarak öğrenebilmemiz için iki şart vardır. SİLSİLE BELLİ OLMALIDIR!.. Bu şartlardan birincisi, dinimizi öğreneceğimiz zâtın silsilesi yani üstatları, Resûlullah efendimize kadar belli olmalıdır. Resulullah efendimiz, feyzin, nûrun ve Allah sevgisinin kaynağıdır. Peygamber efendimizin kalbindeki feyizler, bütün kâinâta her ân, kesintisiz olarak, devamlı gelmektedir. Ama bu feyzi, nûru almak, ayrı bir meseledir. Peygamber efendimiz, Allah sevgisinin, feyzin, nûrun havuzudur. Bu havuzun etrafında çeşitli musluklar varsa da, kaynak hep aynıdır. Bu havuzdan nûru alanlar, kendilerinden sonrakilere nakil yoluyla, bu nûru ulaştırmışlardır. Bu nûru nakledenlerin hepsi, ehl-i sünnettir. Üstatları yani silsileleri bellidir ve bu silsile Peygamber efendimize kadar uzanmaktadır. Bunun için dinimizi, böyle üstatları silsile yolu ile Resûlullah efendimize dayanan âlimlerden öğrenmeliyiz. Fetâvâ-yı Hindiyyede buyuruluyor ki: "Fıkıh öğrenmeyip, hadîs öğrenen, dinde iflâs eder yani dini gider. İlmi, emîn olan, sâlih kimselerden veya bunların kitaplarından öğrenmelidir." Dinimizi öğreneceğimiz zâttan istifade edebilmemiz için olan ikinci şart ise, ondan zerre kadar şüphe etmemektir. Peygamber efendimizin mübârek kalbinden gelen feyzi, nûru, Allah sevgisini veren zât, şu kimseye vereyim, bu kimseye vermeyeyim diye ayırım yapmaz. Uygun olmayanlar da, o feyzi almaya devam eder. Uygun olmayanların aldığı feyiz, o kimsede birikir ve aynı şeker hastasına şekerin zarar verdiği gibi, aldığı o feyizler düşmanlığa dönüşür. İlk düşmanlık da, o zâtın talebelerine, sevenlerine olur. Sonra da, o zâta karşı düşmanlık beslemeye başlar. Bu hâl de, o kimsenin felâketine sebep olur. "PİS BORUDAN ŞİFA GELMEZ!" Netice olarak dinimizi, üstâdı, Peygamber efendimize kadar belli olan ehl-i sünnet âlimlerinden veya bunların kitaplarından öğrenmeliyiz. Bu sebeple kitap okurken çok dikkatli olmalıyız. Zira okuduğumuz kitabın içindekilerden daha çok, o kitabı yazan, hazırlayan mühimdir. Çünkü kalbden çıkanlar, kalblere tesir eder. İtikâdı bozuk olan insanların yazdığı kitapları okuyanlar, yazarından etkilenip itikadı bozulabilir. Din büyükleri; "Pis borudan şifâ gelmez" buyurmuşlardır. Vücudumuzun gıdâsını almakta dikkat ettiğimiz gibi rûhumuzun gıdâsını almakta da dikkat etmeliyiz. Hatta bu konuda, daha çok dikkatli olmalıyız. Rûhun gıdâsı ilimdir, dindir, ibâdetlerdir. Bedenine bozuk gıdâ alan kimse, hasta olur veya ölür. Rûhuna, kalbine bozuk gıdâ alan kimse ise, îmânını kaybeder. Yemeğin temiz olmasına dikkat ediyorsak, okuyacağımız kitabı da iyi seçmeliyiz. Zira kitabı yazan, hazırlayan, kitaba yazılanlardan daha önemlidir...