Dînin temeli îmândır

A -
A +

İslâmın birinci şartı, Allahü teâlâya ve Onun Peygamberine îmân etmek, Allâhü teâlâyı ve Muhammed aleyhisselâmı sevmek ve sözlerini beğenip, kabûl etmektir. Îmân, yalnız kalb ile inanmaktır. Dil ile söylenemezse, affolur. Müslümânlığın temeli, Allahü teâlânın birliğine ve Onun peygamberi olan Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği hükümlerin hepsini Allahü teâlâ tarafından getirmiş olduğuna inanmaktır. Emirleri yapmak ve yasak edilenleri yapmamak îmânın şartı değil ise de, yapmak ve yapmamak lâzım olduğuna inanmak, îmânın şartıdır. Böyle îmânı olmayan kimseye kâfir denir. Kâfirler, ne kadar iyi iş ve insanlara faydalı buluşlar yapsa da, âhirette azâbdan kurtulamaz. İbâdetler ve bütün iyi işler kıymetli ise de, bunları yapmak, bunlara îmânın yanında, ikinci derecede kalır. Îmân temeldir, iyi işleri yapmak ise, ikinci derecededir. HEM DÜNYADA HEM AHİRETTE... Îmânın ve îmân ile birlikte olan işlerin dünyâda da, âhirette de, faydaları vardır ve insanı saâdete ulaştırırlar. Îmânı olmayanların yaptıkları iyi işler, insanı dünyâda saâdete, rahata kavuşturabilir ise de, âhirette faydası olamaz. Zira sûre-i İbrâhîmin 18. âyetinde meâlen; (Allaha îmân etmeyenlerin yaptıkları faydalı işler, fırtınalı bir günde rüzgârın savurduğu küller gibidir. Âhirette o işlerin hiçbir faydasını bulamazlar) buyurulmaktadır. Allahü teâlâya, Onun Peygamberine îmân eden, gönderdiği emir ve yasakları kabul eden bir mü'min, günah işlediği zaman üzülür, pişman olur. Fakat inkâr eden bir kimse ise, bu hatasına üzülmek şöyle dursun, Allahü teâlâya kul olmayı bile kabul etmemektedir. Bu ikisine karşı Allahü teâlânın muâmelesi, elbette bir olmaz. Bir adamın iki tane evlâdı olsa, bunlardan birisi tembel olup çalışmasa fakat babasının yanında edebli dursa, kabâhatlerini düşünerek mahcûp olsa, babası, bu çocuğun kahrını çeker. İkinci çocuğu çalışkan, gözü açık, herkesin işine yarar birisi olsa, fakat babasına karşı gelse, sen kim oluyorsun, seni tanımıyorum, diyerek ağır şeyler söylese, o anda, babasının indinde yaptığı her iyilik yok olur ve babası bunu kovar. Bu evladın, daha sonra yalvarıp af dilemekten başka çâresi olmaz. İşte, îmânı olup günah işleyen mü'min ile, Allahü teâlâyı inkâr edenin hâli, bu çocuklara benzemektedir. Müslümânlığa inanan ve seven bir kimse, kusûrlarından, günahlarından dolayı Müslümânlıktan çıkmaz. Zira îmân, Müslümânlık programını kabûl etmek ve bütün ahkâmına uymakta kusûr etse bile, saygı göstermek olduğundan, Müslümânlığın temelidir. Amel îmândan bir parça olsaydı, her günâh işleyen, kâfir olur ve dünyâda Müslümân kalmazdı. Hadis-i şerifte; (Mü'min olarak ölen kimse, zinâ etmiş ve hırsızlık etmiş ise de, sonunda Cennete girer) buyurulmuştur. HAKİKİ VE SAĞLAM İMAN Ahzâb sûresinin 18. âyet-i kerîmesi, Resûlullah efendimizle birlikte harbe gidenlere mâni olan ve gösteriş olmak için, ara sıra katıldıkları muhârebelerde, Resûlullah efendimize ve Eshâb-ı kirâma yardım etmeyen, harbin tehlikeli anlarında ölü gibi hareketsiz durup, ganîmet paylaşılırken dilleri kılıçlarından keskin olan, hayırlı işlerden kaçınan kimselerin mümin olmadıklarını bildiriyor. Hakîkî ve sağlam îmân sâhiplerinin böyle olmayacakları, böyle yapanların hiçbir ibâdetinin, faydalı işlerinin kabûl olmayacağı açıklanıyor. Tâbiînin büyüklerinden olan Hasen-i Basrî hazretleri; "İçinde yılan bulunduğu bilinen bir deliğe insan elini sokmaz. Eğer sokarsa, içinde yılan bulunduğuna inanmamış demektir. Bunun gibi, Allahü teâlâya ve Cehenneme inanan bir kimsenin, İslâmiyyetin yasak ettiği şeyleri yapmaması lâzımdır. Günâh işleyenler, Allah kerîmdir, affetmesini sever. Ona güveniyoruz da yapıyoruz, derlerse, bu söz, delikteki yılanın sokmamasını düşünerek elini koymaya benzer" buyurmuştur. Netice olarak, dînin temeli îmândır. Îmânı olmayanların hiçbir ibâdetini, iyiliğini, Allahü teâlâ beğenmez ve kabul etmez. Îmân nimeti ile şereflenenlerin ise, farzları yapıp harâmlardan kaçınması lâzımdır...