Îmân, inanmak demektir. İnanmakta azlık çokluk olmaz. İbâdetler, îmândan olsaydı, îmân azalıp çoğalırdı. Îmân, ibâdetten başkadır. Kur'ân-ı kerîmde meâlen; (Îmân edenler ve sâlih işler yapanlar) buyuruldu ki, bu da, ibâdetlerin îmândan başka olduklarını göstermektedir. Müslümânlığa inanan bir kimseyi, kusûrlarından dolayı Müslümânlıktan çıkarmak doğru değildir. Îmân, Müslümânlık programını kabûl etmek ve bütün hükümlerine uymakta kusûr etse bile, saygı göstermek olduğundan, Müslümânlığın temelidir. Amel îmândan bir parça olsaydı, her günâh işleyen kâfir olur ve dünyâda Müslümân kalmazdı. Hadîs-i şerîflerde bazı iyilikler îmâna, bazı kötülükler küfre bağlı olarak bildirilmiş ise de, böyle buyurulması, bu iyilik ve kötülüklerin şiddetini, derecesinin çokluğunu bildirmek içindir. Başka âyet-i kerîmelerin ve hadîs-i şerîflerin yardımı ile, bunların, îmândan veyâ küfürden parça olmadıkları anlaşılmaktadır. (Hayâ îmândan bir şu'bedir), (Temizlik îmânın yarısıdır), (Îmân namâzdır), (Mü'min, mü'min iken zinâ etmez), (Mü'minde her huy bulunabilir. Yalnız hâinlik ve yalancılık bulunmaz) hadîs-i şerîfleri böyledir. BİR BABANIN İKİ EVLADI... Bu hadîs-i şerîfler, hayâ, tahâret, namâz, emânet, iffet, doğruluk gibi iyiliklerin olmaması, yalan, hâinlik ve zinâ gibi kötülüklerin bulunması îmânın olmaması gibidir diyerek, bunların önemini bildirmektedir. Bazı amellere îmân kadar kıymet verilmekle, bunların önemi bildirilmiştir. Allahü teâlânın varlığına, birliğine ve Peygamberi ile bildirdiği emir ve yasaklara inanan bir mü'min, bu hükümlere uymakta kusûr ederse, elbette üzülür. Allahü teâlâyı, Peygamberi tanımayan ve yaptığı iyilikleri, Allahü teâlânın emri olduğu için değil de, başka sebeple yapan bir kimse, Allahü teâlâya kul olmayı bile kabûl etmiyor demektir. Bu ikisine karşı Allahü teâlânın muâmelesi, elbette bir olmaz. Bir adamın iki evlâdı olsa, birisi çalışmaz, kimseye faydası olmasa fakat, babasının yanında edebli dursa, kabâhatlerini düşünerek mahcûp olsa, babası, bu çocuğun kahrını çeker. İkinci çocuğu çalışkan, gözü açık, herkesin işine yarayan fakat, babasına karşı gelerek; "Sen kim oluyorsun, seni tanımıyorum" gibi ağır şeyler söylese, o anda her iyiliği yok olur ve babası bunu kovar. Bunun daha sonra yalvarıp af dilemekten başka çâresi olmaz. İşte, günahkâr olan mü'min ile inkâr edenin durumu, bu çocuklara benzemektedir. Tâbiînin büyüklerinden olan Hasan-ı Basrî hazretleri; "İçinde yılan bulunduğu bilinen bir deliğe insan elini sokmaz. Eğer sokarsa, içinde yılan bulunduğuna inanmamış demektir" buyuruyor. Bunun gibi, Allahü teâlâya ve Cehenneme inanan bir kimsenin, İslâmiyyetin yasak ettiği şeyleri yapmaması lâzımdır. Günâh işleyenler, Allah kerîmdir, affetmesini sever, Ona güveniyoruz da yapıyoruz derlerse, bu söz, delikteki yılanın sokmamasını düşünerek elini koymaya benzer. GÜNAH NEFSE TATLI GELİR!.. Günâhlar nefse tatlı gelir. Bu sebeple mü'min, nefsine aldanarak günâh işleyebilir. Fakat, günâh işlerken, aklı ve îmânı onu üzmektedir. İnsan, aklı ile îmân eder, nefse tatlı geldiği için de, günâha sürüklenir. Bundan dolayı, îmân ile isyânın başka başka olduğu anlaşılır. Netice olarak amel, yani ibâdetler, îmândan bir parça değildir. Ancak ibâdetlerin emir olduğuna inanmak, îmândandır. Ameldeki bozukluk, insanı dinden çıkarmaz. Emredilenleri yapamayan bir kimsenin, îmânı gitmez. Şeytan, emri yapmadığı için kâfir olmadı. Allahü teâlânın, Âdem aleyhisselâmın cesedine karşı secde edilmesi emrine karşılık; "Bu emir yanlış, ben bu adama secde etmem" diyerek, emri beğenmedi. Emri yapmadığı için değil, beğenmediği, reddettiği için kovuldu. Onun için Allahü teâlânın emirlerine uyamayanlar, yapamayanlar, yapamadığı için az da olsa üzülenler, kâfir değil günahkârdırlar. Çünkü bunlar, Allahü teâlânın emrini beğenmemezlik etmiyorlar. Ama böyle şey olur mu, bu yanlış, bu saçma, buna lüzum yok diyenlerin îmânı gider.