Müslümân olmak için, dünyâya yani harâmlara kıymet vermemek lâzımdır. Dünyâyı hâtırlamayı kalbinden çıkaran Müslümâna sâlih, Allahü teâlâdan başka her şeyi hâtırlamayı kalbinden çıkaran Müslümâna da, velî, evliyâ denir.
Evliyâ, her şeyi öğrenir, bilir. İslâmiyetin hükümlerine uymakta, dünyâ işlerinde aklını kullanır. Hesâbını yapmakta, san'atında, ticâretinde hiç hatâ yapmaz. Fakat, aklındaki düşünceler, kalbine sirâyet etmez, bulaşmaz.
Bir velîden, çok kerâmet meydâna gelmesi, onun üstünlüğünü göstermez. Evliyânın birbirinden üstünlüğü, Allahü teâlâya dahâ yakın olmalarına bağlıdır. Dahâ yakın olan bir velî, pek az kerâmet sâhibi olabilir. Allahü teâlâdan dahâ uzak olan bir velî, dahâ çok kerâmet, hârika gösterebilir.
Bu ümmetin sonradan gelen evliyâsında, o kadar çok kerâmetleri olanlar görülmüştür ki, Eshâb-ı kirâmın hiçbirinde, bunun yüzde biri bile, meydâna gelmemiştir. Hâlbuki, evliyânın en yükseği, en aşağı derecede olan bir sahâbînin derecesine yetişemez.
Görülüyor ki, evliyâyı ve onların üstünlüğünü anlayabilmek için, kerâmetlerine, hârikalarına bakmak, câhillik, kısa görüşlülük olur. O kimsede, o büyüklerin yollarına katılabilmek kâbiliyetinin az olduğunu gösterir. Peygamberlerin ve velîlerin feyiz ve bereketlerine, ancak onlara uymak kâbiliyetinde olanlar kavuşabilir. Kendi düşüncelerine, hayâllerine uyanlar, kavuşamaz. Hazret-i Ebû Bekir, uymak kâbiliyeti sebebi ile, Peygamber efendimize bir şey sormadan inanıverdi. Ebû Cehil'de bu kuvvet bulunmadığından, o kadar alâmet ve mucizeler gördüğü hâlde, Peygamberliğe inanmak saâdeti ile şereflenemedi.
Allahü teâlânın mü'minlerin kalblerine gönderdiği nûrlar, feyizler, ibâdetleri ve takvâsı çok olanlara gelmektedir. Bunların feyiz almak kâbiliyetleri artar. Feyizler, Resûlullah efendimizin mübârek kalbinden yayılmaktadır. Gelen feyizleri almak için, Resûlullah efendimizi sevmek lâzımdır. Sevmek de, Onun ilmini, güzel ahlâkını, mu'cizelerini, kemâlâtını öğrenmekle hâsıl olur. Resûlullah efendimiz de, onu görüp severse, feyiz alması çoğalır. Bunun için, sohbetinde bulunup, güzel yüzünü görenler, tatlı sözlerini işitenler, dahâ çok feyiz aldılar. Eshâb-ı kirâm, bu sebeple, çok feyiz alıp, kalbleri dünyâ sevgisinden temizlenerek, ihlâs sâhibi oldular. Kavuştukları nûrlar, feyizler, evliyânın kalblerinden dolaşarak, zamânımıza kadar geldi.
Ebû Ali Sakafî hazretleri;
"Bir kimse âlimlerin sohbetinde bulunur, fakat onlara hürmet etmezse, onlardaki feyiz ve bereketlerden mahrûm kalır. Onlardaki nûrlar kendisinde aslâ zuhûr etmez, görünmez" buyuruyor.
Abdullah bin Menâzil hazretleri de;
"Kendisinden ilim öğrendiği zâtta ayıp ve kusûr arayan, onun ilminden, feyiz ve bereketinden faydalanamaz" buyurmuştur.
Netice olarak, velî, evliyâ olmak için, bir insandan hârikaların, kerâmetlerin meydâna gelmesi şart değildir. Peygamberlerin, peygamber olduklarını isbat etmeleri için mu'cize göstermeleri lâzımdır. Bununla berâber, evliyânın hemen hepsinde, kerâmet görülmüştür. Kerâmet göstermeyen velî pek azdır.