Evliyânın kerâmeti haktır

A -
A +

Kerâmet; kelime olarak, ikrâm, üstünlük anlamındadır. Dinî terim olarak, hangi peygamberin ümmetinden olursa olsun, velîlerden âdet dışı, yâni fizik, kimyâ ve fizyoloji kânunları dışında meydana gelen şeylere, hâdiselere denir. Evliyâda görülen kerâmetin hak olduğu, Âl-i İmrân sûresinin 37. âyetinde meâlen; (...Zekeriyyâ ma'bedde onun yanına her girişinde, yanında bir yiyecek bulurdu. Ey Meryem! Bu sana nereden geldi, dedi. O da, bu Allah tarafındandır. Çünkü, Allah dilediğine sayısız rızık verir, dedi.) buyurularak bildirilmektedir. Tefsîr âlimleri bu âyet-i kerîmeyi açıklarken; "Zekeriyyâ aleyhisselâm, hazret-i Meryem'in yanına her girdiğinde, onun yanında yaz günlerinde kış meyveleri, kış günlerinde ise yaz meyveleri görürdü. Hazret-i Meryem'in Peygamber olmadığı sözbirliği ile bildirilmektedir. Bu âyet-i kerîme, evliyânın kerâmeti hakkında tam bir delîldir" buyurmuşlardır. KERAMET İKİ KISIMDIR... Evliyânın büyüklerinden Şihâbüddîn Sühreverdî hazretleri buyuruyor ki: "Allahü teâlâ sevdiği kullarının yakînini kuvvetlendirmek için, onlara mükâfat olarak kerâmetler ihsân eder. Onların da üstünde bazı kulları vardır ki, onların kalblerinden perdeler kalkmış, bâtınları yakîne ve ma'rifete kavuşmuştur. Böyle kulların yakînlerinin kuvvetlenmesi için hârikalara, kerâmetlere ihtiyâçları yoktur. Bu sebeple Eshâb-ı kirâmdan kerâmetler az bildirildi. Sonra gelen evliyâdan ise çok kerâmetler görüldü. Çünkü Eshâb-ı kirâmın Resûlullah efendimizin sohbetinde bulunmaları bereketiyle, vahyin inişine, meleklerin gelip gitmesine şâhit olmaları sebebiyle, bâtınları nûrlandı, âhıreti görmüş gibi oldular. Dünyâya kıymet vermediler. Nefisleri temizlendi, İslâmiyyete uygun olmayan âdetleri terk ettiler, kalb aynaları parladı. Kendilerine ihsân edilen yüksek mertebeler sebebiyle, kendilerinden çok kerâmet görülmesine lüzûm kalmadı. Çünkü, yakînleri çok kuvvetli olanlar, hikmetlerle dolu olan âlemin her zerresinde, Allahü teâlânın kudretinden, başkalarının göremediklerini görürler. Evliyânın kerâmeti, onların irâde ve isteği dışında meydâna gelir. Kerâmet hissî ve ma'nevî olmak üzere iki kısımdır. İnsanların avâmı, hissî kerâmetlerden başkasını bilmez. Meselâ halk arasında kerâmet denince, hâtırlardan geçenleri söylemek, geçmişe ve geleceğe âit şeyleri haber vermek, su üzerinde yürümek, havada uçmak, bir ânda bir yerden bir yere gitmek, insanların gözünden kaybolmak, duâsı derhâl kabûl olmak gibi kerâmetler anlaşılır. Sâdece kendilerinden böyle kerâmetler görülen kimselere evliyâ derler. Onların ibâdetleri yapıp yapmadıklarına, islâmiyyetin edeblerine riâyet edip etmediklerine bakmazlar. SEÇİLMİŞ KULLAR BİLİR... Ma'nevî kerâmetlere gelince, onları ancak Allahü teâlânın seçilmiş kulları bilir. İslâmiyyetin emirlerine tam uymak, ma'rifeti ilâhiyyeye kavuşmak, hayırlı işlere koşmak, üzerine vazîfe olan şeyleri yerine getirmekte gayretli olmak, güzel ahlâk sâhibi olmak, kalbden kin, hased, kötü düşünceleri ve diğer kötü huyların gitmesi, elinde olanı vermek, benliği terk etmek, Allahü teâlâya karşı vazîfeleri yerine getirmek, alıp verdiği nefeslerde gafletten uzak olmak gibi hâller de ma'nevî kerâmetlerdir. Avâmın bildiği ve kerâmet olarak gördüğü şeylerde gizli mekr bulunabilir. Şâyet bunlar kerâmet ise, netîcesinin istikâmet veyâ istikâmete yani doğru yola gitmeye sebep olması îcâbeder. Yoksa kerâmet değildir. Eğer bir kimse, kendisinden kerâmet meydâna gelmesini isterse, âhirette hesâba çekilebilir. Eshâb-ı kirâmdan hissî kerâmetler çok bildirilmemiştir. Fakat, ma'nevî kerâmetleri çok bildirilmiştir." Netice olarak kerâmet, haktır fakat evliyâlık için şart değildir. Yâni kerâmetin velîlerde mutlaka bulunması şartı yoktur. Hârikulâde haller, bâzan hâli dîne uygun olmayan kimselerde de görülebilir ki bu hal, istidraç veya büyü yoluyla olur. Buna kerâmet denmez. Çünkü kerâmet dînin emirlerine uyup, yasaklarından sakınan kimselerden meydana gelir.