Farzları vaktinde yapmayıp, nâfile ibâdetleri yapanın, bu nâfileleri kabûl olmaz. Çünkü bu kimse, Allahü teâlânın emrini yapmayıp, kendi nefsinin arzûlarını yapmaktadır. Zekât vermeyince, fakîrin hakkı gasbedilmiş oluyor. Zekât vermeyen zengin, binlerce fakîrin hakkını gasbetmiş olduğu ve Allahü teâlânın emrini yapmadığı için, bunun bütün hayrâtı, hasenâtı kabûl olmuyor. Borcunu ödemeyen de, böyle haklar altında kalmaktadır. Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri, Fütûh-ul gayb kitâbında buyuruyor ki: "Mü'minin, en önce farzları yapması lâzımdır. Farzlar bittikten sonra, sünnetleri yapar. Ondan sonra, diğer nâfilelerle meşgûl olur. Farz borcu varken, sünnet ile meşgûl olmak, ahmaklıktır. Farz borcu olanın sünnetleri kabûl olmaz. Hazret-i Alînin naklettiği hadis-i şerifte; (Üzerinde farz namâzı borcu olan kimse, kazâsını kılmadan nâfile kılarsa, boş yere zahmet çekmiş olur. Bu kimse, kazâsını ödemedikçe, Allahü teâlâ, onun nâfile namâzlarını kabûl etmez) buyuruluyor." Abdülhak-ı Dehlevî hazretleri, bu hadis-i şerifi açıklarken; "Bu haber, farz borcu olanların, sünnetlerinin ve nâfilelerinin kabûl olmayacağını göstermektedir" buyurmaktadır. "SÖZÜN ÖZÜ ŞUDUR Kİ!.." İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki: "Her şeyden önce, Ehl-i sünnet vel-cemâ'at âlimlerinin bildirdiği, kitâplarında yazdığı i'tikâdı öğrenmek ve îmânını buna göre düzeltmek lâzımdır. Ondan sonra, fıkıh ahkâmını öğrenmeli, farzları yapmaya sarılmalı, helâle, harâma dikkat etmelidir. Farzların yanında, nâfile ibâdetlerin, hiç kıymeti yoktur. Zamânımızın Müslümânları, farzları bırakıp, nâfile ibâdetlere sarılıyor, nâfile ibâdetleri yapmaya ehemmiyyet verip, farzları meselâ beş vakit namâz kılmayı, ramazân ayında oruç tutmayı, zekât, uşur vermeyi, borç ödemeyi, helâli, harâmları öğrenmeyi hafîf ve ehemmiyyetsiz görüyorlar. Olur olmaz yerlere birçok para sarf ediyorlar da, bir kuruş zekâtı bir Müslümâna vermeyi benimsemiyorlar. Hâlbuki, bilmiyorlar ki, bir kuruş zekâtı yerine vermek, binlerle lira sadaka vermekten, kat kat dahâ sevâptır. Zekât vermek, Allahü teâlânın emrini yapmaktır. Sadaka ve hayrâtın çoğu ise, şöhret, hürmet ve nefsin şehvetlerini kazanmak için olur. Farzlar yapılırken araya riyâ, gösteriş karışmaz. Nâfile ibâdetlerde ise, gösteriş çok olur. Bunun içindir ki, zekâtı, âşikâre vermek lâzımdır. Bu sûretle insan iftirâdan kurtulur. Nâfile sadakayı, gizli vermelidir ki, kabûl ihtimâli fazla olur. Sözün özü şudur ki, dünyânın zararından kurtulabilmek için, İslâmiyyetin emirlerine yapışmaktan başka çâre yoktur. Dünyâ zevklerini büsbütün bırakamayanların, hiç olmazsa, hükmen terk etmesi, yanî dünyâyı terk etmiş sayılmaları lâzımdır. Bunun için de, her sözü ve her işi İslâmiyyete uygun yapmalıdır." Her din, kendisinden önce gelen dîni neshetmiş, değiştirmiştir. En son gelen ve her dîni değiştirmiş, dahâ doğrusu dinlerin hepsini kendinde toplamış olup, kıyâmete kadar hiç değişmeyecek olan din, Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği İslâm dînidir. Bu dînin bildirdiği farzları yapanlara ve harâmlardan kaçınanlara Allahü teâlâ, âhırette ni'metler, iyilikler verecektir. Farzları yapmayanlara ve harâmlardan kaçınmayanlara, âhırette cezâlar, acılar vardır. BORCUNU ÖDEMEDİKÇE!.. Netice olarak, îmânı olmayanların farzları kabûl olmaz. Farzları yapmayan mü'minlerin de, sünnetleri kabûl olmaz yanî bunlara sevâb verilmez. Bunlar Peygamber efendimize tâbi olmuş olmaz. Bir kimse, bütün farzları yapıp da, bir farzı özürsüz terk ederse, bu borcunu ödemedikçe, bu cinsten olan hiçbir nâfile ibâdetine ve sünnetine sevâb verilmez. Peygamber efendimiz, hazret-i Ali'ye hitaben; (Yâ Alî, insanlar fedâil ile meşgûl oldukları zamân, sen farzları tamâmlamaya çalış!) buyurmuşlardır. İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin Dürret-ül fâhıre kitâbında naklettiği hadis-i şerifte de; (Allahü teâlâ, kazâya kalmış namâz borcu bulunan ve harâm elbise giyen kimsenin nâfile namâzını kabûl etmez) buyurulmuştur.