Ölmek, yok olmak değildir. Varlığı bozmayan bir iştir. Ölmek, rûhun bedene olan bağlılığının sona ermesi, bedenden ayrılmasıdır. Ölmek, insanın bir hâlden başka bir hâle dönmesidir. Bir evden, bir eve göç etmektir. Ölmek, dünyâ hayâtından ayrılmak demektir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri;
"İnsan, bu dünyâda kalmak için yaratılmadı. Dünyâda iş yapmak, çalışmak için yaratıldık. Çalışmalıyız! Çalışıp, kazanıp da ölen bir kimse için korkacak birşey yoktur. Hattâ, böyle ölmek, bir devlet ele geçirmektir. Ölüm bir köprü gibidir. Sevgiliyi sevgiliye kavuşturur. Ölmek, felâket değildir. Öldükten sonra başına gelecekleri bilmemek felâkettir" buyurmaktadır.
İnsân, daha önce yok idi. Önce bir bebek oldu. Şimdi de, hasta olmak, ölmek korkusundadır. Nihâyet ölecek, çürüyecek ve toprak olacaktır. Hayvânlara, böceklere gıdâ olacaktır. Meymûn bin Mihran hazretleri anlatır:
"Ömer bin Abdülazîz hazretleri ile berâber bir kabristana uğradık. O, kabirleri görünce ağlamaya başladı ve;
-Ey Meymûn! Şu gördüğün kabristanda yatanlar, babalarım, dedelerim, tanıdıklarımdır. Bunların hepsi gelip geçtiler. Lâkin şimdi sanki dünyâya hiç gelmemişler, dünyâ lezzetlerini hiç tatmamışlardır. Şu anda toprak altında yatıyorlar ve cesetlerini kurtlar yemektedir.
Hem böyle söylüyor, hem de ağlamaya devam ediyordu. Sonra buyurdu ki:
-Vallahi burada, kimin azâbda olduğunu, kimin Allahü teâlânın azâbından emin olduğunu bilemiyorum."
Âlimlerden birisi Ömer bin Abdülazîz hazretlerini ziyâret eder. Onun, çok ibâdet etmekten yüzünde ve rengindeki değişikliği görerek;
-Bu ne hâldir? der. Ömer bin Abdülazîz hazretleri;
-Sen beni ölümümden bir kaç gün sonra mezârımda ziyâret etsen, gözlerimin çıkıp, yanaklarımın üzerine aktığını, dudaklarımın dişlerimi kapayamadığını, ağzımın açık kalıp oradan irin ve cerahatin akmakta olduğunu, karnımın şişip göğsümün üzerine geldiğini, bağırsaklarımın döküldüğünü, burun deliklerinden irin ve kurtların çıktığını görmekle şimdi gördüğünden çok daha feci bir manzara ile karşılaşırdın der.
Başka bir zaman Ömer bin Abdülazîz hazretleri buyurur ki:
"Geçen gece ölüleri düşündüm. En samîmi bir dostun ölse, onu üç gün sonra mezarında görsen, oradan çıkarsan. Vücûdunda dolaşan kurt ve böcekleri, akan irinleri, pis kokular arasında kurtların kendisini nasıl parçaladığını, kefeninin bozulduğunu, vücûdunun pis hâle geldiğini görüp kendisinden nefret ederdin."
İnsân ölünce, rûhu bedenden ayrılır. İnsanın dünyâda yaptığı iyi işleri, îmânı ve güzel ahlâkı, nûrlar, ışıklar, bostanlar şeklini alırlar. Câhilliği, sapıklığı, kötü huyları da, ateşler, karanlıklar şeklinde görünürler. İmânlı ve iyi huylu rûh, ni'metleri Cennete kendi götürmektedir. Kâfir ve fâsık rûhlar da, ateşleri, azâbları, kendisi birlikte götürür.
Netice olarak ölmek, yok olmak değil, dünyâ evinden, âhıret evine göç etmektir. Herkese ölüm yaklaşmakta ve âhıretin çeşitli azâbları, insânları beklemektedir. İnsan öldüğü zamân, kıyâmeti kopmuş demektir. Ölüm uyandırmadan, uyanmak lâzımdır.