Hâ­di­se­le­rin de­ğiş­me­si i­le...

A -
A +

Al­la­hü teâ­lâ, bü­tün kul­la­rın­dan îmân et­me­le­ri­ni ve kö­tü huy­la­rı­nı terk edip, gü­zel huy­lar­la hâl­len­me­le­ri­ni is­te­mek­te­dir. İs­lâ­miy­yet de, gü­zel ah­lâk de­mek­tir. Îmân ni­me­ti ile şe­ref­le­nen­le­rin, kö­tü huy­la­rı­nı te­dâ­vi edip gü­zel huy­lar­la hâl­len­me­si lâ­zım­dır. Gü­zel huy­lar­dan bi­ri­si de se­câ­at­tir ki, yi­ğit­lik, ba­ha­dır­lık, ce­sâ­ret, kah­ra­man­lık an­lam­la­rı­na gel­mek­te­dir. Mu­ham­med Hâ­di­mî haz­ret­le­ri; "Şe­câ­atin te­me­li, Al­la­hü te­âlâ­nın tak­dî­ri­ne râ­zı ol­mak, O'na te­vek­kül et­mek, O'na gü­ven­mek­tir. Şe­câ­at sâ­hi­bi olan, dert­le­re, be­lâ­la­ra gö­ğüs ge­rer, da­ya­nır, sab­re­der" bu­yur­muş­tur. Şe­câ­at­ten bir­çok gü­zel huy mey­da­na gel­mek­te­dir. Bun­lar­dan bi­ri­si de, ağır baş­lı ol­mak, övül­mek­ten hoş­lan­ma­mak, kö­tü­len­mek­ten üzül­me­mek, fa­kîr­le zen­gin­le­ri mü­sâ­vî tut­mak, tat­lı­yı, acı­yı ayır­det­me­mek, hâ­di­se­le­rin de­ğiş­me­si ile de­ğiş­me­mek, hâ­li­ni ko­ru­mak ve kor­ku­lu, sı­kın­tı­lı hâl­ler kar­şı­sın­da ça­lış­ma­sın­da gev­şek­lik ol­ma­mak­tır. Pey­gam­ber efen­di­miz, dün­yâ­nın ge­çi­ci ve al­da­tı­cı gü­zel­lik­le­ri­ne hiç bak­maz­dı. Pey­gam­ber­li­ği­ni bil­dir­me­ye baş­la­dı­ğı za­mân­lar­da, Ku­rey­şin ile­ri ge­len­le­ri, ya­nı­na ge­lip; "BU İŞ­TEN VAZ­GEÇ" DE­Dİ­LER!.. "Sa­na is­te­di­ğin ka­dar mal ve­re­lim. İs­te­di­ğin kı­zı ve­re­lim. İs­te­di­ğin ye­re baş­kan ya­pa­lım. Bu iş­ten vaz­geç!" de­dik­le­ri hâl­de, yüz­le­ri­ne bi­le bak­ma­dı. Fa­kîr­le­re ve kim­se­siz­le­re kar­şı mer­ha­met­li, mü­te­vâ­zı, mal ve mülk sâ­hip­le­ri­ne kar­şı ise, ağır­baş­lı ve cid­dî idi. Uhud, Hen­dek, ve Hu­neyn ga­za­la­rın­da en ümit­siz mu­hâ­re­be­le­rin en kor­kunç za­mân­la­rın­da bi­le, hiç ge­ri dön­me­di. Al­la­hü te­âlâ­nın ko­ru­ya­ca­ğı­na, Mâi­de sû­re­si­nin 70. âyet-i ke­rî­me­sin­de meâ­len bu­yu­ru­lan; (Al­la­hü teâ­lâ, se­ni in­san­la­rın za­rar­la­rın­dan ko­rur!) va'di­ne tam inan­mış­tı. Hâl­le­rin, şart­la­rın de­ğiş­me­si, Onun gü­zel ah­lâ­kın­da, her­ke­se kar­şı olan dav­ra­nış­la­rın­da, ufak bir de­ğiş­me yap­ma­mış­tır. Mu­ham­med Ma'sûm haz­ret­le­ri, bir ta­le­be­si­ne hi­ta­ben bu­yu­ru­yor ki: "Her hâ­lin­de, sün­ne­te uy­ma­ya ve bid'at­ten sa­kın­ma­ya ça­lış! Sı­kın­tı­lı za­mân­la­rın­da, Al­lah­tan ümi­di­ni kes­me, hiç üzül­me! İn­şi­râh sû­re­si­nin 5. âye­tin­de meâ­len; (Her sı­kın­tı­dan son­ra, fe­rah­lık, ko­lay­lık var­dır) bu­yu­rul­du. Sı­kın­tı­lı ve fe­rah­lık za­mâ­nın­da, hâ­lin­de bir de­ği­şik­lik ol­ma­sın! Var­lık ve yok­luk za­mân­la­rı, hâ­li­ni de­ğiş­tir­me­sin. Hat­tâ, yok­luk za­mâ­nın­da ne­şen, var­lık­ta da sı­kın­tın art­sın! Ken­di­ni, üze­rin­de hak­kı olan­la­rın esî­ri bil­me­li­dir. Se­lef-i sâ­li­hî­nin hâl­le­ri­ni her va­kit oku­ma­lı ve ga­rîp­le­ri, fa­kîr­le­ri zi­yâ­ret et­me­li­dir. Hiç kim­se­yi gıy­bet et­me­me­li, çe­kiş­tir­me­me­li, gıy­bet ya­pa­na mâ­ni ol­ma­lı­dır. Emr-i ma'rû­fu ve nehy-i mün­ke­ri ya­nî na­sî­ha­ti el­den ka­çır­ma­ma­lı­dır. Fa­kîr­le­re, di­ne hiz­met eden­le­re, mal ile yar­dım et­me­li­dir. Ha­yır, ha­se­nât yap­ma­lı­dır. Gü­nâh iş­le­mek­ten sa­kın­ma­lı­dır. Fa­kîr­lik­ten kor­ka­rak, ha­sîs­lik, cim­ri­lik yap­ma­ma­lı­dır. Be­ka­ra sû­re­si­nin 268. âye­tin­de meâ­len; (Şey­tân, si­zi fa­kîr­lik­le kor­ku­tur ve fu­huş iş­le­me­ye sü­rük­ler) bu­yu­rul­du. Fa­kîr olun­ca üzül­me­me­li­dir ki, Al­la­hü teâ­lâ, ser­vet de ih­sân eder. Ha­kî­kî ser­vet, âhi­ret­te râ­hat et­mek­tir. Dün­yâ sı­kın­tı­la­rı, âhi­ret râ­hat­lı­ğı­na se­beb olur. Ha­dîs-i şe­rîf­te; (Ço­luk ço­cu­ğu çok ve rız­kı az olup, na­mâz­la­rı­nı, şart­la­rı­na uy­gun ola­rak kı­lan ve Müs­lü­mân­la­rı gıy­bet et­me­yen, Kı­yâ­met­te be­nim­le bir­lik­te haş­ro­lu­na­cak­tır) bu­yu­rul­du." NE­ŞE­Lİ VE SI­KIN­TI­LI AN­LAR­DA Ne­ti­ce ola­rak, ne­şe­li za­mân­lar­da, İs­lâ­miy­ye­tin dı­şı­na taş­ma­ma­lı, sı­kın­tı­lı an­lar­da, Al­la­hü te­âlâ­dan ümi­di kes­me­me­li­dir. Her güç­lük ya­nın­da ko­lay­lık bu­lun­du­ğu­nu unut­ma­ma­lı­dır. Ne­şe­de ve sı­kın­tı­da hâ­li de­ğiş­me­me­li, var­lık­ta ve yok­luk­ta ay­nı hâl­de ol­ma­lı­dır. Hat­tâ, yok­luk­tan râ­hat­lık duy­ma­lı, var­lık­ta sı­kıl­ma­lı­dır. Olay­la­rın de­ğiş­me­si, in­san­da de­ği­şik­lik yap­ma­ma­lı­dır. Ebû Sa­îd-i Arâ­bî haz­ret­le­ri­nin bir su­âl üze­ri­ne bu­yur­du­ğu gi­bi: "Fa­kîr­lik za­mâ­nın­da sâ­kin olur­lar. Ser­vet za­mâ­nın­da sı­kın­tı­lı olur­lar ve râ­hat­lık za­mâ­nın­da sı­kın­tı arar­lar. Hâ­di­se­le­rin de­ğiş­me­si, ah­lâk­la­rı­nı de­ğiş­tir­mez. Baş­ka­la­rı­nın ayıp­la­rı­na bak­maz­lar. Dâi­mâ, ken­di ayıp­la­rı­nı, ku­sûr­la­rı­nı gö­rür­ler. Ken­di­le­ri­ni hiç­bir Müs­lü­mân­dan üs­tün bil­mez­ler. Hep­si­ni ken­din­den üs­tün gö­rür­ler."