Her evliyâ, rehber olamaz!..

A -
A +

Bir kimse, hiç kitâp okumadan ârif, velî olabilir. Hatta âyet-i kerîmeleri bile tefsir edebilir. Fakat böyle bir kimse, insanlara rehber olamaz, yol gösteremez ve buna da tâbi olunmaz. Çünkü rehberin, din ilimlerinde ictihâd derecesine yükselmiş olması ve ma'rifette yani Allahü teâlâyı tanımanın, vilâyet-i hâssa-i Muhammediyye denilen mertebesinde bulunması lâzımdır. Rehberin emirlerini yapmak, İslâmiyete uymak demektir. Çünkü rehberin her sözü ve her işi, İslâmiyeti bildirmektedir. Hayâtta hakîkî ilim sunucusu Mürşid-i kâmiller yani kemâle ermiş ve olgunlaştıran hakiki rehberlerdir. Din düşmanlarının ve itikadı bozuk kimselerin, Müslümânlar için; "Allahı bırakıp kulu seviyorlar. İslâmiyeti bırakıp insana tapınıyorlar" sözleri, câhilce bir söz ve Müslümanlara iftiradır. ESHÂB-I KİRÂMA UYMAK... Eshâb-ı kirâmın hepsi, Peygamber efendimizin sohbetinde kemâle gelmişler, din ilimlerinde ictihâd derecesine, evliyâlıkta da vilâyet-i hâssa-i Muhammediyye denilen en yüksek mertebeye ulaşmışlardır. Hepsi de, birer rehber ve yol gösterici idiler. Hadis-i şerifte; (Eshâbım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidâyet bulursunuz!) buyurulmuştur. Bu sebeple eshâb-ı kirâma uymak vâciptir. Eshâb-ı kirâmın bildirdiği bir şey üzerinde kıyâs yapmak da câiz değildir. Fakat ictihâd derecesine yükselmemiş kimselerin, Eshâb-ı kirâmın sözlerine uymaları câiz değildir. Eshâb-ı kirâmın sözleri ve hareketleri, nassları ve kendi ictihâdlarını gösterir. Bunları da, ancak ictihâd derecesine yükselmiş olan derin âlimler anlayabilir. Mezheb imâmlarımız, bunları anlamışlar ve anlayabileceğimiz kadar bizlere bildirmişlerdir. Eshâb-ı kirâma uymak isteyenlerin, Ehl-i sünnet âlimlerine uymaları lâzım gelmektedir. Allahü teâlâ, Mâide sûresinin 35. âyetinde meâlen buyuruyor ki: (Bana yaklaşmak için, vesîle arayınız!) Meâlen demek, "İslâm âlimlerinin anladıklarına göre" demektir. Bozuk itikatlı kimseler; "Vesîle, sebep, ibâdetlerdir. Allahü teâlânın rızâsına, sevgisine kavuşmak için farz ve nâfile ibâdetleri yapmak lâzımdır. Âlim ve evliyaya gitmek, ölülere, dirilere yalvarmak, insanı Allaha yaklaştırmaz. Bilakis uzaklaştırır" diyorlar. Ehl-i sünnet âlimleri ise buyuruyor ki: "Evet! Vesîle, sebep, ibâdetleri yapmaktır. Fakat, sahîh, doğru, hâlis olan ibâdetler, vesîle olur. İbâdetlerinin sahîh olması için, doğru îmân, temiz ahlâk sâhibi olmak ve şartlarına uygun yapmak lâzımdır. Meselâ, namâzın sahîh olması için, abdest almak, kullanılan suyun temiz olması, namâzı vaktinde kılmak ve kıbleye karşı kılmak, namâzdaki âyetleri, tesbîhleri ve duâları doğru okumak ve dahâ nice şartları, vesîleleri bilmek ve yapmak lâzımdır. Her ibâdetin de böyle şartları, vesîleleri vardır. Bunlar, senelerce çalışarak öğrenilir. Bunlar düşünmekle, rüyâ ile öğrenilemez. Bunlara inanan, bilen ve yapan âlimlerden işiterek veyâ kitâplarını okuyarak öğrenilir. Fen bilgileri de, profesörlerden uzun zamânda öğrenilmektedir. Böyle îmânlı, kalbi temiz, doğru din âlimlerine müderris, muâllim ve mürşid denir. Mürşid demek, su üstünde yürüyen, havâda uçan, kaybolan şeyleri bilen, okuyup, üfleyerek hastalara şifâ veren kimse demek değildir. Ahkâm-ı islâmiyyeyi yani kalb, rûh ve beden ile yapılan ibâdetleri bilen ve yapan ve başkalarına da öğreten Ehl-i sünnet âlimi demektir. Her Müslümânın, Mâide sûresindeki emre uymak için, böyle bir mürşidi veyâ kitâplarını araması, farz ve nâfile, bütün ibâdetleri Ondan öğrenmesi lâzımdır." ALLAH İÇİN SEVMEK... Netice olarak, her evliyâ, insanlara rehber olamaz. Zira rehberin yanî mürşidin, her hareketi, her duruşu ve her sözü, İslâmiyete uygun olmalı, her şeyde Resûlullah efendimize uymalıdır. Bu dereceye ulaşmış olan bir zâtı, Allahü teâlâ çok sever. Müslümânlar da, Allahü teâlâyı çok sevdikleri için, cenâb-ı Hakkın çok sevdiğini, onlar da çok severler. Rehberi, yol göstereni sevmek, Allahü teâlâyı ve Resûlullahı sevmekten ileri gelmektedir. Bu sevgiye Hubb-i fillah yani Allah için sevmek denir. İbâdetlerin en kıymetlisi, hubb-i fillah, Allah için sevmektir. Hadîs-i şerîfte; (Allahü teâlânın en çok sevdiği amel, hubb-i fillah ve buğd-ı fillahtır) buyuruldu.