Her şeyin bir vakti vardır

A -
A +

Allahü teâlâ, insanların dünyâdaki ve âhiretteki işlerinin düzgün, faydalı olması için ve zararlı işlerden koruyup, selâmete, hidâyete, râhata kavuşmaları için, Peygamberler vâsıtası ile dinler göndermiş ve insanları îmân etmeye dâvet etmiştir. Îmân etme dâvetini kabûl etmeyenlerden dilediklerini, kendi taşkın, azgın hâllerinde bırakmamış, ihsân ederek, dilediği zamânda hidâyete kavuşturmuş, kalblerini îmân nûru ile doldurmuştur. Kendi hâllerinde bıraktıklarından, gafletten uyanarak doğru yolu arayanları da, merhamet ederek hidâyete kavuşturacağını vâdetmiştir. Ankebût sûresinin son âyetinde meâlen; (Nefslerine uyanlardan, doğru yolu arayanları, saâdete ulaştıran yollara kavuştururuz) buyuruldu. Allahü teâlâ, doğru yolu aramayıp, nefislerine uyarak îmân etmeyenleri, azıp can yakanları da, Cehenneme atacağını haber veriyor. HİDAYETE ERMEK Hidâyete ermek, îmân nimetine kavuşmak için de, belli sebepler vardır. Bu sebeplere yapışan, neticesine kavuşur. Herhangi bir kimse, bir başkasının kalbine îmân nimetini koyamaz. Nitekim Peygamber efendimize hitaben, Kasas sûresinin 56. âyet-i kerîmesinde meâlen; (Sevdiklerini hidâyete getirmek senin elinde değildir) buyurulmuştur. Vaktiyle müslümanlardan birinin yahûdî bir ortağı vardı. Müslüman, ortağını ne kadar İslâma dâvet etti ise de, ortağı müslümanlığı kabûl etmedi. Hattâ müslüman, bu ortağına; -Eğer müslüman olursan, malımın üçte birini sana veririm dediği halde yine kabûl etmedi. Müslüman, başka bir gün; -Eğer müslüman olursan, malımın yarısını sana veririm demesine rağmeno ortağı yine kabûl etmedi. Müslüman tüccar bir süre sonra; -Eğer müslüman olursan, malımın üçte ikisini sana veririm dedi. Yahûdî bu teklifi de kabûl etmedi. Müslüman tüccar artık ortağının müslüman olmasından ümidini kesmişti. Birgün müslüman tüccâr, yahudi ortağı ile Ebû Saîd Mîhenî hazretlerinin dergâhının yanından geçiyordu. Ebû Saîd Mîhenî hazretleri de, talebelerine, sevenlerine sohbet ediyordu. Müslüman, bu zâtın sohbetini dinlemek için dergâha girdi. Yahûdî ortağı da kendi kendine; "Ben de şu dergâha girip, bir dinleyeyim, bakalım neler anlatıyor. Onun halk arasında kabûl görmesinin sebebi nedir bir göreyim? Yahûdî olduğuma dâir üzerimde her hangi bir işâret olmadığı için beni nasıl olsa tanımaz" dedi ve kendini gizleyerek dergâha girdi. Kendini göstermemek için de bir direğin arkasına oturdu. Ebû Saîd Mîhenî hazretleri sohbet esnâsında bir ara yahûdînin arkasında oturduğu direğe doğru dönerek; EY DİREĞİN ARKASINDAKİ! -Ey direğin arkasındaki! Ne kadar kendini gizlemeye çalışsan da gizlenemezsin" buyurdu. Bunun üzerine Yahûdî gayri ihtiyârî ayağa kalktı ve Ebû Saîd Mîhenî hazretlerinin yanına vardı. Ebû Saîd hazretleri ona müslüman olmasını söyleyince, yahûdi de kabûl edip, müslüman oldu. Daha sonra Ebû Saîd hazretleri, o kimseye; -Şimdi ortağının yanına git. Sana müslümanlığı öğretsin. İşler vakti zamânı gelince olur. Ondan önce olmaz. Zamânı gelince, müslüman olmak için malın üçte birini, yarısını ve üçte ikisini vermeye hâcet kalmaz buyurdu. Netice olarak, her şeyin bir vakti, zamanı vardır. O zaman geldiğinde, sebepler devreye girer ve istenen durum hâsıl olur. İnsanlığa hizmet düşüncesi ile çalışarak, faydalı bilgiler ve eserler bırakmış olanlar, başka dinden olsalar bile, ömürlerinin sonunda Allahü teâlânın hidâyetine nâil olmaları umulur. Bu gibi hayır ve ihsân sâhiplerinden küfrü belli olmayanların neye inanarak can verdiklerini bizler bilemeyiz. Yalnız Allahü teâlânın, kendilerine verdiği akıl silâhını iyi kullanmışlarsa, hiçbir kimseye fenâlık etmeden, bütün insanların iyiliğini düşünerek, hizmet etmişlerse, bütün dinlerin esâslarını incelemişlerse, umulur ki, hidâyete ermişler, müslümân olmuşlardır. Nitekim En'âm sûresinin 125. âyetinde meâlen; (Allahü teâlâ, hidâyete kavuşturmak istediği kulunun kalbine islâmiyyeti yerleştirir) buyurulmuştur.