Hidâyet; doğru, doğru yolu gösterme, Allahü teâlânın râzı olduğu yolda bulunma anlamına gelmektedir. Ayrıca hidâyet; cenâb-ı Hakkın insanın kalbinden her sıkıntı ve darlığı çıkarıp, yerine rahatlık, genişlik verip, kendi emirlerine, yasaklarına uymada tam bir kolaylık ihsân etmesi, kulun rızâsını kendi kazâ ve kaderine tâbi eylemesi diye de tarif edilmektedir. Nisâ sûresinin 114. âyet-i kerimesinde meâlen; (Hidâyet yolunu öğrendikten sonra, peygambere uymayıp mü'minlerin yolundan ayrılanı, saptığı yola sürükleriz ve çok fenâ olan Cehenneme sokarız) buyurulmaktadır. İNSAN İKİ TARAFLIDIR!.. Allahü teâlâ, kullarını hidâyete yani doğru yola erdirmek için çeşitli sebepler yaratmıştır. Peygamberler ve bunların vârisleri olan âlimler, bu sebep ve vâsıtalardandır. Muhammed Hâdimî hazretleri; "İnsan yaratılışta, hidâyet ve dalâlet olmak üzere iki taraflıdır. Ona hidâyet, üstünlük tarafını tanıtabilmek ve bunu kuvvetlendirmeye çalışmasını sağlamak için bir rehber, bir üstâd lâzımdır" buyurmaktadır. Allahü teâlâ, dünyâda bütün insanlara acıyor. Muhtâç oldukları şeyleri yaratıp, herkese gönderiyor. Ebedî saâdete kavuşturan yolu gösteriyor. Nefislerine aldanarak, bu saâdet yolundan ayrılanlardan, pişmân olup, af dileyenleri hidâyete kavuşturuyor. Bunları ebedî felâketten kurtarıyor. Azgın, zâlim olanlara bu ni'metini ihsân etmiyor. Onları, beğendikleri, istedikleri küfür, inkâr yolunda bırakıyor. Âhirette, cehenneme gitmesi gereken mü'minlerden, dilediğini, ihsân ederek affedecek, cennete kavuşturacaktır. İnsanların dünyâdaki ve âhiretteki işlerinin düzgün, faydalı olması, zararlı işlerden koruyup, selâmete, hidâyete, râhata kavuşturmak için, Peygamberler vâsıtası ile dinler gönderilmiştir. Allahü teâlânın hidâyete kavuşdurduğunu, kimse saptıramaz. Onun saptırdığını da kimse hidâyete kavuşturamaz. Allahü teâlânın merhameti sonsuz olduğundan, insanlarda, saâdeti felâketten, doğruyu eğriden, faydalıyı zarârlıdan ayırabilen bir kuvvet yaratmıştır. Bu çok kıymetli kuvvet, akıldır. Şaşmayan, yanılmayan akla, akl-ı selîm denir. Akl-ı selîm sâhibi olan kimse nefsine uymaz, İslâm dînine uyar. Aklı dinlemeyen kimse ise, nefsine uyar, İslâm dînine uymak istemez. Allahü teâlâ, bütün insanlara, îmân etmelerini emretti. İnsanlar arasından dilediklerine merhamet edip, bunların akla uyarak îmân etmelerini nasîb eyledi. Bu kullarının kalblerini îmân ile doldurdu. Yûnus sûresinin 25. âyetinde meâlen; (Allahü teâlâ kullarını, selâmet, saâdet yeri olan Cennetine dâvet ediyor. Dilediğini bu yola kavuşturur) buyuruldu. Akl-ı selîm sâhibi olan, bu insanlara sâbikûn denir. Peygamberler, evliyâlar, mezheb imâmları ve bütün müctehidler böyledirler. DÂVETİ KABUL ETMEYENLER!.. Nefislerine uyarak, Allahü teâlânın dâvetini kabûl etmeyenlerden, dilediklerini kendi taşkın, azgın hâllerinde bırakmakta, dilediklerini de, ihsân ederek, dilediği zamânda hidâyete kavuşturmakta, kalblerini îmân ile doldurmaktadır. Kendi hâllerinde bıraktıklarından, gafletten uyanarak doğru yolu arayanları da, merhamet ederek hidâyete kavuşturacağını vâdetmektedir. Ankebût sûresinin son âyetinde meâlen; (Nefslerine uyanlardan, doğru yolu arayanları, saâdete ulaştıran yollara kavuştururuz) buyuruldu. Doğru yolu aramayıp, nefislerine uyarak îmân etmeyenleri, azıp can yakanları, cehennemde sonsuz olarak yakacağını da haber vermektedir. İmâm-ı Gazâlî hazretleri buyuruyor ki: "Allahü teâlâ bir kulunu severse, âhirete yarar işler, iyi, güzel ameller yaptırır. Allahü teâlâdan hidâyet olmazsa, yüzlerce kitap okusa, nasîhat dinlese yola gelmez. Yâni terbiye kabûl etmeyen kimseye nasîhat vermek, öküze tecvîd okutmaya benzer." Netice olarak Allahü teâlâ, kullarının hidâyete, doğru yola kavuşması için sebepler yaratmıştır. Bu sebeplere insafla yapışanlar, hidâyete ermektedir. Hadîs-i şerîfte buyurulduğu gibi: (Eshâbım, gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız, hidâyete kavuşursunuz.)